İstanbul Fethi ve Sonrası,İstanbul Fethi nedenleri,İstanbul Fethi sonuçları

0
69

İstanbul Fethi nedenleri,İstanbul Fethi sonuçları

Türkler hücuma hazırlandıkları sırada, aralarında, İtalyan ve Macarlardan kurulu bir ordunun Kostantiniyye’nin yardımına gelmekte olduğuna dair birden bir söylenti yayılmaya başladı. Bu haber askerlerin morali üzerinde kötü tesir bıraktı. Türkler, iki gün surlar altında ciddî bir hücuma geçmeden durup kaldılar. Fakat üçüncü gün akşama doğru Kostantiniyye üzerinde kuzey yönünden bir şıklı meteor görünmekle bunu Hıristiyanları tehdit eden ilâhı gazabın bir nişanı sayarak güvenlerini yeniden kazandılar.

Sultan Mehmed, yeni bir meclis topladı. Zağanos Paşa’nm, Turhan’ın ve Kızlar ağasının reyleri bu defa da Halil Paşa’mn oyuna üstün geldi. Halil Paşa bu yenilgiden alınarak bu sefer de BizanslIlara haber yolladı ve onları cesaretle karşı koymaya teşvik etti. 28 Mayıs günü padişah bütün mevkileri tuttu. Kara tarafından yüzbin kişilik bir kuvvet ordugâhın sağ yönünde Yaldızlı kapı karşısında savaş safı kurdu. Elli bin kişilik bir başka kuvvet sol yöne dizildiler. Yüzbin kişi de yedek kuvveti teşkil ediyordu. Sultan Mehmed onbeşbin yeniçeri ile merkezde bulunuyordu. Deniz tarafından seksen kadırga limamn girişinde Odun kapısı ile Platea arasındaki mesafeyi doldurmakta idi. Donanmanın arta kalanı büyük bir yarım daire teşkil ederek Balıkpazarı kapısı, Sarayburnu’ndan geçerek Lânga Bos-tanma kadar uzanıyordu. Güneş batarken bütün ordugâh harekette idi. “lâ ilahe illallah” sayhaları silâh seslerine, boru avazelerine, karışıyordu. Padişah, askerine geçit resmi yaptırtarak komutanlarını cesaretlendiriyordu.

İmparator da sarayının büyükleri ile Ayasofya kilisesine gitmişti. Orada açıktan tövbe ve istiğfar ederek hüngür hüngür ağlamakta olan büyük bir halk kalabalığı huzurunda komünyon (şarap ve ekmek yenilerek Hz. İsa ile birleşme anlamını ifade edilen dinî merasim) yaptı. Kostantin bundan sonra ruhunun dinleni-şinden emin olarak devletinin selâmetini düşünmeye nefsini harcadı. Hemen atına binerek şehrin bütün mevkilerini dolaştı. Kendini örnek göstererek askeri, halkı gayrete getirmeye çalıştı. O gece istihkâmlarda olduğu gibi, kulelerde de kimse uyumadı.

29 Mayıs sabahı, horozlar öterken, herkes ayakta, silâh altında idi. İmparator Sen-Romen kapısında (Topkapısı) şehri kuşatanları bekliyordu.

Şafakla beraber hücum başladı. Ve biran içinde, kara ve liman taraflarından bütün savaş hattı boyunca yayıldı. Sultan Mehmed, Rumları yormak ve askerinin seçkin kısmım korumak için yeni yazılmış askerlerle, emeklileri ileri sürdü. Topların hepsi birden şehir üzerine çevrildi. Yaralıların, son nefeslerini verenlerin fer-yadları trampet, davul ve tüfek seslerine karışmaya başladı. Cenk iki saattir sürüyordu. Çavuşlar neferleri gayrete getirmeye çalışmaktan ve padişah da askeri şevk-lendirmekten ve gereğinde tehditte bulunmaktan geri kalmıyordu. İstihkâmlardan dolu tanesi gibi taş ve ok yağıyordu. Duvarlara kurulan merdivenler kırılmış idi. Grajuva ateşleri gemilere dalgalar gibi yürüyerek, su üzerinde yüzüyorlardı.

Şehir kalırı bir duman bulutu içinde kaybolmuştu. İmparator hücum edenleri başarı ile geri itmekte ve talih henüz Rumlardan yüz çevirmemiş iken Ciovanni Custiniyani bir yara aldı. Yarasının verdiği acıya dayanamayarak onu bağlamak üzere gemisine çekilmek için Kostantin’den müsaade istedi. Onun çekilmesi kuşatılmış olanlara bezginlik verdi. Zağanos Paşa, Bizanslılarm saflarında biraz karışıklık görünce yeniçerilerin cesaretlerini uyandırdı. Gayet uzun boylu, gayet kuvvetli bir yeniçeri olan Ulubatlı Haşan, başında miğfer, sağ elinde pala hücum gösterdi. Otuz arkadaşı ile birlikte istihkâmın üzerine vardı. Bunlardan onsekizi birden düştüler. Haşan da bir taş ile yaralanarak düşüverdi; yarı beline kadar doğruldu; kendisini miğferi ile savunmaya çalıştı, fakat yarası yüzünden zayıf ve dermansız durumda kalarak miğferini elinden düşürdü ve dolu tanesi gibi gelen oklar içinde kayboldu.

Sen-Romen kapısı böyle uğraşırken öte yandan şehir fethedilmekte idi. Kos-tantin, bir ihtiyatsızlık eseri olarak, son hücumdan birgün önce, Türk ordusunun karargâhına bir çıkış yapmak için Serkoporta kapısını açtırmıştı. İkinci bir ihtiyatsızlık olmak üzere de kapı tekrar kapatılmamıştı. Elli Türk hemen hiç bir engele uğramaksızm, oradan geçmek üzere kapıyı zorladılar. Ve arkadan Bizanslılarm üzerine hücum ettiler. Bu müthiş haber, büyük bir süratle kapıdan Sen-Romen kulesine uçtu. İmparatorun etrafında zaten pek aralanmış bulunan safları korku saldı. Teofil Paleolog, Toledolu don Françesko, İlliryalı Jan boşuna yiğitlik göstermek istediler. Kostantin çırpınmalarının sonuçsuz kaldığını ye Türklerin yoğun yığınlar halinde her taraftan İstanbul’u almakta olduğunu görüp hücum etti. Bütün maiyeti kendisini bırakmıştı. “Bir Hıristiyan yok mudur ki, beni öldürsün?” diye bağırıyordu. O anda yüzünden, diğeri arkasından iki kılıç vuruşu ile ölenlerin arasında düşüp, onlara karşıtı.

Türkler Eğrikapı’dan ve hendeği doldurmakta olan Kadavralar tepesi üzerinden içeri girmekte ve ellibin kişilik bir garnizon ile döğüşeceklerini sanarak önlerine geleni öldürmekte idiler. Fakat Bizanslılarm güçsüzlüğü anlaşılır anlaşılmaz, öldürme kesildi. Halk düşmanın henüz hâkim bulunmadığı kapıya kalabalık yığınlar halinde saldırıyordu. Fakat kapının girişi oraya koşan ve her an sayıları artan insan dalgalarını alacak durumda olmadığından, pek azı ancak oraya sığınabildiler. Kapıları korumakla ödevli neferler, kendi selâmetlerini düşünerek kapıları kapadılar ve anahtarlarını da denize attılar.

Eski bir boş inanca göre, umuyorlardı ki: Türkler Boğa meydanına (Tavuk Pazarı) erişince orada durdurulacak ve bu sefer kuşatılanlar tarafından kuşatılacak idiler. Kapıdan kovulanlar, Ayasofya kilisesine giderek erkek kadın, yaşlı çocuk, rahip rahibe, karma-karışık içeri girdiler. Bir başka boş inanca göre de düşmanları, Büyük Kostantin sütununa doğru ilerlediği zaman gökten bir melek inecekti. Bunu da boşuna bekleyip durdular. Vaktiyle söylenilmiş ki: Bu melek bir şahsın ellerine bir kılıç vererek, öç almasını emredecek ve Türkler sadece şehirden ve Anadolu’dan koğulmakla kalmayıp, İran sınırına kadar sürülecekti.

Katolik âyininin yapılması ile kutsallığı ihlâl edildiği için, Rumların uzun süredir terk etmiş oldukları Aya-Sofya kilisesi, kaçaklarla dolmuş, taşıyordu. Herkes orada mutlaka bir sığmak bulacağını umuyordu. Dukas der ki:

Eğer bu pek önemli anda, bu son saatte bir melek görünüp de “iki kilisenin birleşmesini kabul ediniz. Ben düşmanlarınızı dağıtırım” demiş olsa, Rumlar onun sesine karşı sağır kalacaklar ve OsmanlIların boyunduruğunu tercih edeceklerdi.”

Rum İmparatorluğu’nu hiçbir olağanüstü olay kurtaracak değildi. Türkler sel gibi sokaklara yayıldılar. Bu arada yağmalar da olmuştur. Askeri dizginlemek kolay değildi. Savaş hakkı olarak kendilerine av durumunda olan bu yaratıklar arasında serbest hareket ediyorlardı. Esirler cins ve sımf ayırt edilmeksizin ikişer ikişer birbirine bağlandılar. Hıristiyan mâbetlerindeki azizlerin tasvirleri duvarlardan indirildi. Kutsal vazolar kaldırıldı. Kilise elbiseleri hayvan çuluna çevrildi.

t

Fransez de der ki:

“- İlâhî hikmetin harimi, İlâhî şanın tahtı, yeryüzünde Tanrı uğruna yapılmış olan ve bir hayret verici örnek anıt sayılan Aya – Sofya kilisesi bir dehşet yeri oldu. ”

Osmanlı ordusunun geri kalan kısmı Petra kapısı tarafından ve şimdi Unka-panı denilen yerden istihkâmlara merdivenle çıkmakta idiler. Artık hiçbir şekilde karşı koyma imkânı kalmamış olduğundan, halk kendilerini kurtarmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Lukas Notaras, evine girerken tevkif olundu. Şehzade Süleyman’ın torunu Orhan, ölümü tercih ederek, bir kuleden kendisini yere attı ve vücudu paramparça olarak ölüme kavuştu.

İşte eski Bizans, Kostantin’in onu inşa edişinden 1125 yıl sonra bu suretle düştü. Kuşatma elli üç gün sürmüş ve 29 Mayıs 1453 günü son bulmuştur. Şehrin kuruluşundan beri bu kuşatma yirmi dokuzuncu idi. Uç defa Grekler, üç defa Romalılar, iki defa âsi Tomas ve Torniçyuz, iki defa Bizans İmparatorları Aleksi Komnen ve Mişel Paleolog, iki defa Bulgarlar, bir defa İranlılar, bir defa Avarlar, bir defa İslâvlar, bir defa Ruslar, bir defa Latinler, yedi defa Arap halifeleri komutanları, beş defa da Türkler tarafından kuşatılmıştır. Türkler iki kere Bayezid (Yıldırım) bir defa Şehzade Musa, bir defa İkinci Murad ve son defa da İkinci Sultan Mehmed (Fatih) zamanında İstanbul’u kuşatmışlardır. Ve bu eşsiz şehir Fatih Sultan Mehmed ve onun ordusu tarafından feth olunarak Türk ülkesine katılmıştır. Böylece Paleologlar tedbirsizlikleri ve alçaklıklarının cezasını görmüşler ve BizanslIlar da bir daha baş kaldırmamak üzere yok olmuşlardır.

Fatih Sultan Mehmed, gün ortasına doğru, İstanbul’un artık tamamen askerinin eline geçtiğini öğrenince, vezirleri, paşaları, muhafızları ile birlikte Topkapı-smdan girdi. Geçişi gerçekten Fatihâne oldu. Bu ihtişam ile Ayasofya önüne erişince, doğunun şu büyük mabedini teslim almak üzere atından indi. Mabedin gözlere çarpan zenginliklerini görünce, hayret etmekten kendini alamadı.

Çeşitli mermerler, değişik ülkelerin benekli graniti gibi az bulunur taşlarla süslenmiş olan ibadethanenin dayanmakta olduğu yüzyedi sütün; Baalbek’te inşa olunan Güneş mabedinden; Efes, İskenderiyye, Atina ve Siklat mabetlerinden getirilmiş olan sekiz sütun; hepsi değişik renklerde cam mozayiklerden yapılmış olmak üzere havârilerin, Hz. Meryem’in, Haç’m tasvirleri padişahın dikkatini çok çekmişti.

Sultan Mehmed, kubbeden inerken bir neferin avluya döşenmiş mermerleri koparmaya uğraştığını gördü. Bunun üzerine nefere şiddetli bir surette vurarak:

Size bağışladığım sadece ganimetlerden ibarettir. ” dedi.

Padişah ziyareti tamamlayınca yanında bulunan bir müezzine, ezan okumasını emretti. Ve bir örnek olmak üzere de kendisi bizzat mihrapta namaz kıldı. Ayasofya Hıristiyan kilisesinden, böylece İslâm dininin değerli bir camiine çevrilmiş oldu. Rum ve Lâtinlerin bitmez, tükenmez anlaşmazlıklarına karşı: “Lâilâhe illâ’llâh (Alladan başka Tanrı yoktur.) esası yerleşti.

Rum tarihçileri, Ayasofya’nm plânının bir melek tarafından verildiğini ve yapım işleri için de gökten altın indiğini söylemişlerdi. Büyük Kostantin’in hâkimiyeti zamanında kurularak, bir ihtilâl sırasında iki defa yanmış, bir deprem ile sarsılmış, Teodos ve Justinyen taraflarından yeniden yapılmış olan bu mâbedden sadece devlet ve mezhebin büyük seremonileri, yani zaferler, imparatorların evlenişleri, sinodlarm toplantısı, törenleri için faydalanılır idi. Bütün Hıristiyanlık âleminde bu eser, kutsal mimarînin bir şaheseri sayılmıştır. Türkler de bu yapıya saygı göstermişler ve onu cami yapmakla bu saygıyı yüzyıllarca sürdürmüşlerdir.

Bununla beraber İstanbul’daki bütün kiliselere bu şekilde davranılmamıştır. Bu sırada bâzı heykeller de parçalanmıştır. Eskiden Akropoliste yapılmış olan Hodjetira kilisesindeki, imparatorların savaşa gider veya dönerlerken ordunun önünde taşman heykel, bu arada yok edilmiştir.

Fatih Sultan Mehmed, Ayasofya kilisesini camiye çevirdikten sonra Lukas Notaras’ı huzuruna çağırdı. Ve ona şöyle hitap etti:

Eserine bak; bu kadar esirler, bu kadar kadavra tepeleri, senin şehri teslim etmekte gösterdiğin engeller sonucudur. ”

Notaras: Gerek kendisinin, gerekse imparatorun böyle bir karar almak kudretinde bulunmadıkları, yollu bir cevap verdi. Padişah, Kostantin’in, limandan talihin yaverliği sayesinde çıkmış ve açık denizi tutmuş olan beş Ceneviz gemisinden birinde bulunup bulunmadığını da, Notaras’tan sordu. O da, Türkler Harsiyas kapısından girdikleri zaman, kendisi saray kapısında bulunduğu için bunu bilemiyeceğini açıkladı. O sırada birkaç subay gelerek iki yeniçerinin Kostantin’i öldürmüş olmalarından dolayı açıkça övünmekte bulunduklarını haber verdiler. Padişah ölünün cesetler arasmda aranmasını ve başının kendisine getirilmesini emretti.

Notaras’a gelince, Fatih Sultan Mehmed, ona iyilikle izin lütfetti. Ayrıca kendisine ve oğullarından herbirine de biner akçe verdirtti. Bundan başka ona mallarının ve rütbelerinin iadesini de vaadetti. Bunun üzerine Notaras bu iltifatlara kapılarak Padişaha, devletin başlıca memurları ile subaylarının defterini de verdi. Sultan Mehmed, bunların başlarından birini getirecek her nefere bin akça verileceğini belirtti.

Kostantin’in cesedi bulundu. Yaldızlı kartal resimlerini taşıyan erguvani ayakkabısından cesedin ona ait olduğu bilindi. Kostantinin ve Süleyman’ın torunu Orhan’ın başları padişahın önüne konuldu.

İstanbul’da, büyük Kostantin tarafından anasının hatırasına tahsis edilmiş olan ve Ogüsteon adı ile adlandırılan bir meydan var idi ki, imparator Teodos bu alana kurşundan bir sütun diktirmiş ve sütunun üstüne kendisinin yediyüz libre ağırlığında gümüşten bir heykelini koydurtmuştu. Justinyen kurşundan sütunu porfirden bir sütuna çevirdi. Teodos’un heykeli de eritilerek onun yerine tunçtan bir heykel konuldu ki sol elinde üzerine haç konulmuş bir küre tutmakta ve öteki eli ile hükümetine boyun eğmiş olan Doğuyu göstermekte olduğu halde at üstünde Justinyen’i tasvir ediyordu. Bizans’ın son imparatoru Kostantin’in başı işte buradaki sütunun zirvesinde bulunan atm ayakları altına konuldu. Şarkılarında (Mehter marşında) zaferlerinin: “Düşmanlarının başları atının ayakları altında ezilsin” tarzında anlatıldığı hatırlanırsa, bunun ne acı bir alay olduğu anlaşılmış olur. Sonunda, İmparatorun cesedine son görevlerin yerine getirilmesi için Rum-lara müsaade edildi.

Fetihten sonra Galata köyü özel surette bağlılığını arz etmiştir. O zamanlar Galata kuvvetli bir duvar ile korunmakta idi. Donanmaları Cenevizliler tarafından iskân edilmişti. Türkler, Rumları oraya naklettiler. Padişahın damadı ve veziri Zağanos Paşa’ya gönderilen delegeler, Galata’mn yağmaya uğramamasını yalvardıklarından arzularına kavuştular.

30 Mayıs çarşamba günü Fatih Sultan Mehmed, şehri at ile dolaşarak, gran-dükün sarayına gitti. İmparatordan sonra devletin ikinci şahsı olan Notaras, servetini, hâzinelerini padişah için saklamış olduğunu arz ederek padişaha sundu. Fatih, kızarak:

“Bu hâzineleri ve bu şehri benim elime veren kimdir?” diye sordu. Notaras: “Allah,” cevabını verdi. Bunun üzerine Padişah:

“Öyle ise, ben Allah’a borçluyum, sana değil” dedi.

Bununla beraber Dükün; hastalıktan, kederden yatağa serilmiş olan karısının hatırım sordu ve ona teselli verdi. Sonra Padişah şehrin ıssız sokaklarını dolaşmaya devam etti, imparatorluk sarayına ulaştığında, boş dairelerinden geçerken, bu dünyanın değişikliklerine, sebatsızlığına değinen farsça bir beyiti okudu.

Tarihçi Dukas der ki:

Şehrin fethinden üç gün sonra Sultan Mehmed donanmanın yola çıkmasını emir verdi. Donanma altın ve gümüş vazolarla, ağır pahalı elbiselerle ve esirlerle yüklü olarak denize açıldı. Fakat ordugâhta daha pek çok ganimet vardı. Şurada rahip ziynetlerini giyinmiş olan bir nefer gezinir, ötede bir başkası tasmalı köpekleri bir yaldızlı kuşakla sürer, götürürdü. Çok büyük sayıda kitaplar arabalara dolduralarak bütün illere taşındı. Eflâtun’un, Aristo’nun on cildi, yahut ilahiyat kitapları bir sikkeye satılırdı.”

Sonunda bu safha da bitti. Fatih Sultan Mehmed, şehre yeniden nüfus doldurmak ve yeni binalar inşa ettirmekle meşgul oldu.

Türkler, İstanbul Fethi ile Osmanlı tarihinin ilk çağının, yani savaş ve fetih devrinin son noktasına ulaşmışlardı. Padişahların gücü sağlamlaşmış ve genişlemişti. Bizans İmparatorluğu’nun bin yıllık bir mevcudiyetten sonra yok olması ve Bizans payitahtının Yedinci Osmanlı Padişahı tarafından fetholunması, Avrupa milletleri için uzun bir savaş ve felâket serisi hazırlamıştır.

CEVAP VER