Türklerin Avrupaya Geçişleri

0
191

Türklerin Avrupaya Geçişleri

Bursa’daki Ulu Camiin yapılışı ile Süleyman Paşa’nm Avrupa’ya ilk geçişi arasında geçen yirmi yıl Osmanlı ordusunun fetihlerinde bir duraklama olduğu anlamında yorumlanamaz. Bu yirmi yıl devletin kuruluşundan itibaren geçen süre kadar şanlı olmamışsa da, faydası daha az da olmamıştır. Bunun sebebi, ilkönce Sultan Orhan ile Bizans sarayı arasındaki dostça ilişkilerdir. Sonra da, o sıralarda Akdeniz ve Asya kıyılarında güçlü olan Türkmen beylerinin üstün nüfuzlarıdır. Deniz güçleri henüz gelişmekte olan Osmanlı padişahları fetih arzularından çok, Karesi, Saruhan, Aydın hâkimlerinin savaş ya da barış isteklerine göre; Rum İmparatoru’na korku veya ümit vermekte idi.

EskiTurkler2

Türkler, Selçuklular çağından başlayarak bir çok defalar (Onsekizi bulan bu geçişlerden on altısı OsmanlIlarındır) Avrupa’ya geçmişlerdir. İlk geçiş 1263 yılında olmuş ve oniki bin Türkmenden meydana gelen bir göçmen kuvveti, Sarı Sal-tuk idaresinde, Karadeniz’in batı kıyısında Dobruca Tataristanı denilen yöreye yerleşmiştir. Bunlar arasında 1345 yılında Aydın beyi Umur beyin yirmi bin süvari ile Avrupa’ya geçerek Kantakuzen’e geniş yardımlarını gerçekleştiren sefer en dikkate değer olanlardan biridir.

Bu sırada Kantakuzen, kızı ile evlenmek isteyen Orhan’ın güçlü bir müttefik olacağını ümit etti. Umurbey’e de bu hususta danıştı. O da: “Orhan sadakatli bir dost olmasa bile onun himayesinin daima değerli olacağını” söyledi. Bu öğüdü ihtiyatlı ve uygun gören Kantakuzen de kızını Orhan’a verdi. 1348 yılında Orhan, kayınbabası ile görüşmek üzere bütün aile fertleri ve saray halkı ile Üsküdar (Skü-tari)’a geldi. Güzel günler yaşadılar.

Daha önceki Avrupa’ya geçişler, önemli ve sürekli fetihlere sebep olmadıkları için millî tarihçilerce üzerlerinde durulmamıştır. Osmanlı tarihçilerince ilk geçiş, 1356 yılında, Orhan’ın oğlu Şehzade Süleyman Paşa’nm geçişidir.

Karesi bölgesinin fethinden (1336) hemen sonra özellikle yapılmalarına başlanan cami, medrese, imaret, kervansaraylar nasıl bir çağa girilmekte olduğunu gösteren belgelerdir. Derviş Turud ile Kumral Abdal için tekke yaptıran babasına uyarak Sultan Orhan da Geyikli Baba’ya zaviye (küçük tekke) yaptırdı.

Uludağ’ın yüksek bir yerinde Gökpmarı denilen yörede Doglu Baba’nm türbesi, şehir kapılarında Alişir ırmağı üzerinde de Derviş Abdal Murad’m zaviyesi bulunmaktadır. Yine kaplıcalar yakınında Abdal Musa’nın tekkesi vardır. Geyikli ve Doglu babalar, Bursa seferinde; iki derviş (Abdal Murad ve Abdal Musa) ile birlikte Orhan’ın ordusuna katılmışlar ve gerek duaları, gerekse kendilerine yaraştırılan kerametleri ile Bursa’nm alınmasına yardım etmişlerdir.

Söylentiye göre: Geyikli Baba, bir ceylâna binerek, elinde de altmış okkalık bir kılıç bulunduğu halde, kuşatma ordusunun önünde savaşmıştır. Abdal Murad’m dört arşın uzunluğundaki ağaç kılıcından başka bir silâhı olmadığı halde hayrete değer yiğitlikler gösterdiği de söylenir. Abdal Musa da, pamuk ile ateş toplamıştır derler.

Geyikli Baba hakkmdaki söylentilerden biri de şu şekilde özetlenebilir: Bu zat, daima tasavvufu vecd içinde yaşar ve Uludağ’da ormanlar ortasında geyiklerle birlikte günlerini geçirirmiş. Orhan, çağırmadıkça da, oradan inmezmiş. Bir gün bir geyiğe binmiş ve omuzunda bir çınar dalı bulunduğu halde sultanın sarayına gelir. Devletin bahtının açıklığına bir belirti olmak üzere elindeki fidanı, sarayın bahçesine dikiverir. Osmanlı Deyleti’nin bu ağaç gibi kök salarak, dallarını uzaklara ulaştıracağını ve göklere kadar yükseleceğini söyler.

Orhan bey zamanında bir çok mümin, Bursa’da camiler, tekkeler, medreseler yaptırmışlardır. İleri Hoca, Şeyh Ahi Haşan, Lala Şahin bunlar arasmda sayılabilir. İşte böylece Bursa ve Uludağ yöresi padişahların ve halkın, dini duygularla harcadıkları büyük paralarla camiler, medreseler, tekkeler ve türbelerle bezenmiştir.

Uludağ, yeşil ağaçları altında ve şarıldayarak akan ırmakların kıyılarında ilham aramaya gelen bilginler ve şairlerin de buluşma yeri olmuştur. Osmanlılarm ilk romantik şairi Şeyhî, Hüsrev ve Şirin’ini orada yazdı. Hayalî; gazellerini, Deli birader; zevk aşılayan hikâyelerini orda meydana getirmişlerdir. Şeyh Bestamî ve Molla Fenari; inanç ve İslâm hukuku konularındaki Türkçe kitaplarını orada tertiplemişlerdir. Emir Sultan Veli diye bilinen, Buharalı Şeyh Şemseddin Muham-med bin Ali’nin türbesi de oradadır. Bütün bunları da kapsadığı için Bursa Müs-lümanlarca kutsaldır.
ki askerle birlikte, gediklerden şehre girdiler. Halk arasındaki karışıklıklar da şehri almalarında, onlara yardımcı olmuştu. Böylece Boğazların anahtarı sayılan ve Karadeniz ile Akdeniz ticaretinin anbarı olan Gelibolu da Türk idaresine geçmiştir.

Süleyman Paşa, Biga’da idi. Fetih haberinden pek sevinmiş ve alman yerlerle yetinmeyerek topraklarının sınırlarını daha da genişletmek istemişti. Bu maksat için de önce Avrupa’ya bir çok Türk ve Arap göçmen getirtti. İlk işi de; Gelibolu’nun ve depremden harap olan diğer müstahkem mevkilerin duvarlarını onarmak oldu.

1357 yılı içinde; Konur şehri, Süleyman Paşa’nm ileride kavuşacağı şehitlik şerefine alâmet olmak üzere, önünde bir Mevlevi dervişinin külahını giydiği Bo~ layır istihkâmı; bal ticaretiyle meşhur Malkara; Meriç üzerinde İpsala; Trakya Kralı Bezus’un konutu olan Tekirdağ, bütün bu şehirler ve müstahkem mevkiler OsmanlIların eline geçmiş, Hayrabolu ve Çorlu’ya kadar gelmişlerdir.

Türklerin ilerlemelerine engel olmak gücü olmayan Kantakuzen, barışın bozulmasından şikâyetçi oldu. Orhan bey, Rum İmparatorluğu’nun kapılarını kendisine açanın silâh gücü değil de, deprem ile beliren İlâhî irade olduğunu beyan etti. Ve Allah’ın kendisine verdiğini geri veremeyeceğini açıkladı. Bunun üzerine İmparator, Süleyman’ın bu şehirlere kapılardan mı, yoksa gediklerden mi girişinin değil; haklı mı, haksız mı sahip çıktığının söz konusu olduğunu bildirdi. Orhan, bir düşünme süresine ihtiyacı olduğunu belirterek, problemi çözmekte tereddüt gösterdi.

Osmanlılara Rum İmparatorluğu ve Avrupa kapılarını açan Gelibolu fethi, babaları Osman’la birlikte Selçukluların mirasını bölüşmüş olan komşu hükümdarlara fetihnamelerle bildirildi. Bu fetihname geleneği uzun süreler muhafaza edilmiştir. Önceleri Orhan zamanında bile üslûpları tumturaklı iken, daha sonraki devirlerde bu büsbütün ilerletilmiş, Türk milletine dair vesikalar içinde oldukça garip dereceye vardırılmıştır.

CEVAP VER