Milliyetçilik Nedir Milliyetçilik İlkesi [Kısaca]

Milliyetçilik nedir bilmeyen öğrencilerimiz için çok basit bir tanım yapalım. Milliyetçilik ilkesi, modern bir ulus-devletin ideolojik temeli olarak Türk milliyetçiliğini tanımlıyordu. Milliyetçilikten anlaşılan, çağdaş uluslarla eşit olan ve onlarla uyum içinde yürüyen Türk toplumunun özel niteliklerini, bağımsız kimliğini korumaktı.

Türk milliyetçiliği, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra tam anlamıyla yaşama geçirilme olanağı buldu. Ülke, etnik yapısının türdeşleşmesiyle, milliyetçiliğin gelişmesi için daha da elverişli bir ortama kavuştu.

Bu ilke, imparatorluk emellerini terk etmiş ve egemenliğe kavuşmuş bir ulus-devletin dil, tarih, kültür alanındaki bilincini güçlendirmeye yönelik çalışmalar yoluyla uygulamaya geçirildi. Milliyetçilik ilkesi, “Ümmet”in bir “ulus”a dönüşmesini sağladı.

Milliyetçilik İnkılapları

  • Yeni Türk Devleti’ nin kurulması
  • Türk gencinin tarihini daha iyi tanıyabilmesi için kurulan Türk Tarih Kurumu
  • Türk gencinin dilinin özelliklerini öğrenmesi için ve dildeki yozlaşmayı önlemek için Türk Dil Kurumu kuruldu.
  • İzmit İktisat Kongresinin yapılması
  • Yabancı işletmelerin millileştirilmesi
  • Türk parasının değerini korumak için kanunların çıkarılması.
  • Yabancı devletlere verilen kapitülasyonların kaldırılması.

Halkçılık İnkılapları hakkında bilgi edinmek isterseniz: https://www.ufakbilgi.com/halkcilik-nedir-ataturk-ilkeleri-halkcilik-anlami.html

93 Harbi

1358713367_selcuklu

Ruslar, boğazların kontrolünü ele geçirmek ve Osmanlı’ları Avrupa Coğrafyasından silmek için yüzlerce yıldır süren politikalar gütmekteydiler. Rusların Osmanlı karşıtı politikaları sadece stratejik bir hamle değil aynı zamanda milli bir emeldi. Zira Osmanlı’nın Anadolu ve Avrupa üzerindeki hâkimiyeti, Hıristiyan dünyası ve Slav toplumları için büyük bir engel teşkil ediyordu. Rusların bu emelleri, 1800’lü yılların başlarında Kırım Hanlığı üzerinde ve 1900’lü yıllara doğru da Asya’da yaşayan Türk kökenli halklar üzerinde kendini göstermiştir. Rusların, 1850’li yıllarda, Osmanlı himayesi altındaki Kırım Hanlığı üzerinde kurdukları baskılar, 1853 Kırım-Rus savaşında hüsranla sonuçlanmış ancak İç Asya ve Türkistan’daki Türk Toplumlar üzerinde insanlık dışı yöntemlerle Muaffak olmuşlardı. Rusların, Osmanlılar ve tüm Türk Dünyası üzerindeki düşmanca emelleri, 93 Harbi’ni kaçınılmaz kılan etkenlerdendir.

2. Abdülhamit Dönemini yaşayan Osmanlı İmparatorluğu, 1850’li yıllarda Avrupa ülkelerince yıpratılmakta ve baskı altına alınmaktaydı. Bunun yanında, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü destekleyen ülkelerde mevcuttu ve bu itilaf-ittifak mihrakları karşılıklı bir güç dengesi oluşturuyordu. Osmanlı’nın toprak bütünlüğü, Almanya ve Fransa için mühimdi. Zira Osmanlı’nın Avrupa’dan süpürülmesi Fransa ve Almanya dışındaki tüm Doğu ve İç Avrupa ülkelerinin güçlenmesine sebep olacaktı. Bunun yanında İtalya, İngiltere ve Rusya, Boğazlar, Anadolu ve Doğu Avrupa sathında Osmanlıların mevcudiyetinden fevkalade rahatsızlardı. Söz konusu güç dengeleri, Fransa’nın Prusya ile mücadelesinde mağlup olmasıyla Osmanlıların aleyhine gelişerek Rus-İtalya-İngiltere cephesinin üstün taraf haline gelmesiyle sonuçlandı (1870). Bu ittifakın en iştahlı cephesi olan Rusya, Fransa’nın inisiyatifini kaybetmesi üzerine Paris Antlaşmasında geçen “Karadeniz’de donanma ve tersane bulundurulmaması” maddesini tanımadığını ilan edip Londra konferansında da İtalya ve İngiltere’nin desteğiyle ilk hamlesini gerçekleştirdi. Böylelikle Rusya, kadim emeller beslediği Karadeniz’e kuvvetli donanmalar konuşlandırıp tersaneler inşa etmeye imkânına sahip oldu.

93 Harbinin Nedenleri

Rusya, Osmanlı’nın mevcudiyeti hasebiyle gerçekleştiremediği Panslavizm akımını yeniden gündemine alarak Balkanlarda yayılmak için Moskova’da Panslavizm kongresini topladı. Rusların amacı, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Romanya ve Karabağ’da yaşayan Slavlarını ayaklandırmak ve Rus menfaatine hizmet edecek teşkilatlar kurmaktı. Fransa’nın saf dışı olmasıyla Osmanlı üzerinde baskı kurarak gerçekleştirdiği bu eylemler neticesinde Balkanlardaki politik durum yoğun şekilde Rus eksenine doğru kaymaya başlamıştır. Rusların bu baskıları neticesinde Bulgarlar, Osmanlı’nın teşebbüsleriyle bağlı oldukları Fener Rum Patrikhanesinden ayrılarak bağımsızlıklarına kavuştular.

93Rusların, Panslavizm hareketi neticesinde Bosna-Hersek’te yaşayan Slavlar ayaklandılar. Osmanlı, bu isyanı bastıramadan bu kez Karabağ’daki Slavlar isyan hareketi içerisine giriştiler. Beraberinde ise, Osmanlı’yı balkanlarda en çok yıpratan isyan olan Sırp isyanları baş gösterdi. Yaşanan olumsuzluklara rağmen Osmanlı, bu isyanların tümünü bastırmayı başardı ancak ayaklanan Bosna, Karabağ ve Sırp Slavları Avrupa’dan yardım talebinde bulundu. Rusya’da bu fırsatı Osmanlı Devletine sert bir ültimatom göndererek değerlendirdi.
Ruslar, Osmanlı ile savaşmak arzusuyla politik hamleler yürütürken 2. Abdülhamit, politik manevralarla bu savaşı ertelemeye ve koşulları daha müsait hale getirmeye uğraşıyordu. Ruslar, savaş için olabildiğince iştahlıydı ancak Avrupa Ülkeleri, olası bir savaştan kaçınmaya çalışıyordu. Söz konusu politik ortam içerisinde Fransa, İngiltere, Avusturya, Almanya, İtalya ve Rus Çarlığı, Osmanlı ve Avrupa ülkeleri, Balkanlardaki anlaşmazlıkları görüşmek üzere İstanbul’da bir konferans tertip ettiler (23 Aralık 1876). Bu konferans, muhakkak ki Osmanlı’nın balkanlar üzerindeki hâkimiyetine balta vuracak ve çıkabilecek her sonuç Balkanlardaki Slav toplumların ve dolayısıyla Rusların işine yarayacaktı. 2. Abdülhamit, bu nedenle konferansın faaliyetlerine engel olmak için Kanuni Esasi’yi ilan etti. 2. Abdülhamit’in politik manevrasına rağmen konferansı gerçekleştiren Avrupa ülkeleri, hazırladıkları metinle Osmanlı askerinin Karabağ ve Sırbistan’dan çekilmesini, Bulgaristan’da ise doğu ve batı olmak üzere iki eyalet oluşturularak özerklik verilmesini önererek bir anlamda şart koştular. Osmanlı, bu önerileri kabul etmeyince konferans dağıldı.

İstanbul ‘da ki konferansta müspet bir sonuç ortaya çıkmayınca Londra’da bir konferans daha düzenlendi. Bu konferansta da İstanbul’daki konferanstaki talepler nispeten biraz daha hafifletilerek tekrar masaya kondu. Ancak Osmanlı, İstanbul’daki konferanstan çok farklı bir sonuç çıkmayınca, söz konusu teklifleri tekrar reddetti. Rusya ise, konferanslardan olumlu sonuç alamayınca, Osmanlının Karabağ’daki Nikşik bölgesinden çekilmesi halinde savaşın önlenebileceğini bildirdi. Bu teklifte reddedilince 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus savaşı kaçınılmaz hale geldi.

93 Harbi’nin Başlaması

Avrupa, her ne kadar Osmanlı Devletine husumet içerisinde yaklaşsalar da Avrupa Topraklarında bir savaş istemiyordu ancak çokça uğraşmalarına rağmen Rusya’nın istila iştahına mani olamadılar. Rusya, artık tüm politik teşebbüslerini devreye koyup “Savaşı Kaçınılmaz” hale getirmişti. Nihayet 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devletine resmen savaş ilan etti. Sırbistan, Romanya ve Karabağ prenslikleri de Rusya ile birlikte hareket edip isyan ederek Osmanlı’ya karşı ek cepheler oluşturdular. Tüm bu gelişmelerin yanında, olası bir fırsatı değerlendirmek için pusuda bekleyen Yunanistan’da Ruslarla işbirliği yapınca Osmanlı üç ayrı cephede mücadele etmek zorunda kaldı.

duh293 Harbi, iki büyük cephede cereyan etmişti. Bu cephelerden biri Tuna, diğeri ise Kafkasya cephesiydi. Tuna Cephesi, Başkumandan Serdar-ı Ekrem Müşir Abdülkerim Nadir Paşa tarafından idare ediliyordu. Emrindeki kuvvetler Garp, Şark ve Cenup ordusu olarak üç ordu olarak teşekkül edilmişti. Garp ordusunun başında Müşir Osman Paşa, Şark Ordusunun başında Müşir Ahmet Eyüp Paşa, Cenup ordusunun başında ise Müşir Süleyman Paşa bulunuyordu. Bu cephe, Kafkasya cephesine göre, Ruslara karşı çok daha zayıf durumdaydı. Başkumandan Abdülkerim Nadir Paşa’nın, düşmanın Tuna’yı geçmesine seyirci kalması üzerine de cephe, savaş başlamadan kaybedilmiş duruma gelmişti. Üstelik 93 Harbi için en büyük ümit, Rusların Tuna hattı üzerinde durdurulabileceği yönündeydi. Zira Abdülkerim Nadir Paşa, bu hareketinden ötürü Divanı Harpte yargılanıp mahkûm olmuştur. Tuna’yı direnişle karşılaşmadan kolayca geçen Ruslar, 7 Temmuz’da Tırnova’yı, 16 Temmuz’da da Niğbolu’yu aldılar. Stratejik öneme sahip olan Şıpka geçidini de kontrol altına alan Ruslar, artık Balkan dağlarının ardına kadar ilerlemişlerdi. Bu gelişmeler neticesinde Abdülkerim Nadir Paşa azledilip yerine yaşı oldukça genç olan Müşir Mehmet Ali Paşa atanınca ordu içinde ayrılıklar meydana gelmeye başladı. Bu olay, menfi bir gidişat izleyenTuna Cephesindeki durumun daha da kötüye gitmesine sebep oldu.

Video: 93 Harbi Belgeseli

Art arda kaybedilen cephelerle hızlıca ilerleyen Ruslara karşı en mühim direnişi, Cenup ordusunun kumandanı Süleyman Paşa göstermiştir. Süleyman Paşa, Şıpka geçidini geri almak için geceli gündüzlü yoğun taarruzlarla Rus kuvvetlerinin üzerine taarruz etmiş ancak muvaffak olamamıştı. Ardından Mehmet Ali Paşa’nın taarruzlarıyla Ayazlar, Karahasan, Ablova, Kaçılova geri alındıysa da, sürekli takviye olan ve eksiklerini tamamlayan Rus birlikleri püskürtülemedi. Tuna Cephesinin en başarılı taarruzlarını Garp kumandanı Osman Paşa gerçekleştirdi ve savunma savaşında uyguladığı fevkalade taktiklerle Plevne’de Rusları üç kez mağlup etmeyi başardı. Osman Paşa’nın bu başarısı neticesinde 2. Abdülhamit, kendisine Gazi ünvanı vermiştir. Osman Paşa, Plevne’deki destansı mücadelesi ile fevkalade başarılar elde ettiyse de, sürekli takviye olan Rus birliklerine karşı, yıpranan ordusunun takviye edilememesi sebebiyle hazin şekilde mağlup oldu ve Plevne, tüm hatlarıyla Rusların kontrolü altına girdi. Plevne’nin düşmesi Rusların hareket alanını genişletmişti. Plevne kaybedildikten hemen sonra Sırplar Niş’e girmişler, Karabağlılar da İşkodra’ya kadar ilerlemişlerdi. İleri harekâtlarına devam eden Ruslar da Sofya, Niş ve Vidin’i alıp Edirne’ye, buradan da Yeşilköy’e kadar ulaştılar. Böylelikle 93 Harbi’nin Tuna cephesi kaybedilmiş oldu.

Kafkas cephesindeki durum ise çok daha çetindi. 93 Harbi, esası itibariyle Tuna cephesinin kaybedilmesiyle mağlubiyete dönüşmüştü ancak Kafkas Cephesindeki mücadeleler Tuna Cephesine göre çok daha çetin geçmişti. Kafkas Cephesinin başkumandanı Ahmet Muhtar Paşa’ydı. 125 Bin kişilik Rus ordusunun başında ise Ermeni kökenli Melikof bulunuyordu. Zarar gördüğü cepheleri hızlıca doldurup cephe hattında açık vermeyen Rus birlikleri 30 Nisan’da Doğu Beyazıt’ı zaptettiler. Muhtar Paşa, Ruslara karşı 21 Haziran’da Haylaz, 25 Haziran’da Zivin, 25 Ağustos’ta Gedikler muharebelerini kazandı ve 2. Abdülhamit tarafından Gazi unvanına layık görüldü. 4 Ekimde Yahniler savaşını da kazanan Muhtar Paşa, sürekli eksiklerini tamamlayan Rus güçlerine karşı tutunamadı ve 15 Ekim 1877’de Alacadağ Muharebesinde mağlup oldu. Ahmet Muhtar Paşa, daha az zayiat vermek için Erzurum’a çekilmek zorunda kalmıştı. Kars, açıkta kaldığı için 18 Kasım’da Ruslar tarafından zaptedildi. Sonrasında ise Erzurum’a girseler de, “Nene Hatun Destanı’nı” yazan, Erzurum Halkı’nın olağanüstü direnişlerine karşı galip gelemeyip geri çekilmek zorunda kaldılar. Erzurum, Rus İstilası ile cebelleşirken, Kafkas Cephesi Başkumandanı Muhtar Paşa, İstanbul’un muhafazası ile vazifelendirilip geri çağırıldı ve yerine Müşir Kurt İsmail Paşa görevlendirildi.

Neticede, Tuna Cephesindeki başarısızlık ve Kafkas Cephesindeki başarılı mücadelelere rağmen yaşanan mağlubiyet, Osmanlı’nın 93 Harbini kaybetmesiyle sonuçlandı. 93 Harbinin kaybedilmesi sadece toprak kaybı anlamına gelmiyordu. Osmanlı üzerinde kadim emellere sahip Ruslar ve işbirliği içerisinde bulunduğu Ermeniler, Balkanlarda, Kafkaslarda ve özellikle Erzurum’da insanlık dışı katliam ve vahşetlere imza attılar. Tuna Cephesinden ilerleyen Ruslar, Balkanlar’da yaşayan yoğun Türk nüfusunun pek çoğu öldürülerek kalanlarında göç etmek zorunda bıraktı. Böylelikle Ruslar, Balkanlardaki Türklüğü yok edip yegâne hedefleri olan Bulgaristan’ın Slavlaşmasını sağlamış oldular. Rusların Balkan Türkleri üzerindeki vahşice tutumu, Türk Tarihinin en büyük göç hareketine sahne oldu. Bulgaristan’da yaşayan milyonlarca insan ya öldürüldü ya da Anadolu’ya göç etmek zorunda kaldı. Öyle ki Ruslar, göç halinde olan kafilelere bile saldırarak Tarihe kara bir leke olarak işlenecek Bulgar katliamlarının altına imza atmış oldular. Bunun yanında, Anadolu’da yaşayan Ermenilerde Ruslarla işbirliği yaparak güçlenmiş, 1900’lü yıllarda ortaya çıkan Ermeni kalkışmasının ve halen çözülememiş olan Ermeni Sorununun temellerini atmış oldular.

Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden giriştikleri taarruzlarla Osmanlı’yı zor durumda bırakan Ruslar, İstanbul’a kadar ilerleyip Yeşilköy’de karargah kurdular. Osmanlı ise kaybedilen savaş sonrası Ruslardan mutahareke istemek zorunda kaldı. 93 Harbi sonrası, 19 Ocak 1878 de Edirne’de imzalanan mütahareke ile Ruslar resmen savaşın galibi ilan edildiler. Bu antlaşmadan sonra, Rusların baskıları sonucu 3 Mart 1878’de tekrar bir antlaşmaya varılarak Ayestefanos mütaharekesi imzalandı. Ancak Abdülhamit, siyasi manevralar ve dâhiyane siyasetiyle bu antlaşmaların gerçekleşmesine mani oldu ve 93 Harbi’nin Osmanlı’ya vereceği zararların bir kısmı önlenebildi.

Nene Hatun

Nene Hatun 93 Harbi’nde gencecik bir anneydi. Düşmanın vatan topraklarına girdiğini öğrenince hiç tereddüt etmeden üç aylık çocuğunu geride bırakarak,”evladım anasız yaşayabilir, ama vatansız yaşayamaz”düşüncesiyle direnişe katıldı.

Bütün halk kazma, kürek, sopa, taş, tüfek, kılıç, nacak eline ne geçirdiyse kapıp Aziziye Tabyasına koşmuştu. Kalan askerlerle birlikte halk Rus kuvvetlerine karşı saldırıya geçtiler. Göğüs göğüse geçen bir muharebe sonunda Ruslar, Aziziye Tabyasından uzaklaştırıldı.

Nene Hatun’un 4 erkek, 2 tane de kız çocuğu olmuştu. 93 Harbi sonrasında Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı derken oğullarından ikisini de cephede şehit verdi.

Nene Hatun II.Dünya Savaşı sırasında da birçok zorluklar, geçim sıkıntıları çekmişti. 1952 yılında kendisine ‘3. Ordunun Nenesi’ unvanı tevcih edildi. 1955 yılında hayata veda ettikten sonra da cenazesi, direnişinin sembolü olan yere yani Aziziye Şehitliğine defnedildi.

Aynı zamanda Nene Hatun’a 1955 yılında‘Yılın Annesi’ unvanı da verildi. Nene Hatun, ‘vatan sağ olsun’ deyip gözünü kırpmayan kahraman kadınlarımızdan birisiydi.

93 Harbinin Sonuçları

93 Harbi ile Balkanlarda hızla nüfuzunu arttıran Rusya, artık Avrupa içinde bir tehdit unsuru oluşturmaya başlamıştı. Bunun üzerine Avrupa ülkeleri, Ruslar ve Osmanlı arasındaki siyasi gelişmelere dâhil olarak yeni bir antlaşmaya varılması için devreye girdiler. Osmanlı, Abdülhamit’in siyasi manevralarıyla Edirne ve Ayestefanos antlaşmalarının tahakkuklarını bertaraf etmişti. Dolayısıyla varılacak yeni bir antlaşma Osmanlı tarafında olumlu karşılanmıyordu. Buna rağmen taraflar 13 Temmuz 1878’de Berlin’de tekrar bir araya gelerek Berlin antlaşmasını imzaladılar. Bu antlaşma neticesinde Osmanlı, Balkanlar üzerindeki topraklarından vazgeçerek günümüz Türkiye’sinin üçte birine yakın bir coğrafyayı nüfusu ile birlikte kaybetti. Sırbistan, Karadağ ve Romanya’da bu antlaşma ile bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu sebeple 93 Harbi, Osmanlı’nın yıkılması ile sonuçlanan sürecin kırılma noktası olmuştur.

Hiroşima ve Nagasaki

6 ve 8 Ağustos 1945’te Hiroşima ve Nagasaki üzerine birer atom bombası atıldı. Aynı gün, Yalta Konferansı’nda alınan karar uyarınca, Sovyetler Birliği de Japonya’ya savaş ilan etti. Atom silahının ürkütücü gücü ve Sovyet tehdidi karşısında, Japonya “İmparator Hiro Hito’ya dokunulmaması şartıyla teslim oldu ve II. Dünya Savaşı sona erdi.

 19. yüzyılın ortalarına kadar Uzakdoğu’da kapıları Batı Uygarlığı’na ve dış dünyaya kapalı bir ada ülkesi olan Japonya, 1854’ten sonra ilk olarak Amerika Birleşik Devletleri, ardından da İngiltere, Hollanda ve Rusya ile imzaladığı ticaret anlaşmalarıyla kabuğundan çıktı.

Ülkede, “Meiji Restorasyonu” denilen reformlar dönemi sırasında idare, eğitim ve teknolojiyle birlikte değişen kurumlardan birisi de ordu oldu. Bu değişim sürecinde önce Japonya’nın soylu asker sınıfını oluşturan “Samuraylar”ın desteğiyle “Daymiyoluk” kaldırılarak feodal sistem yıkıldı ve imparatora bağlı güçlü bir merkezi idari yapılanmaya gidildi. Yeni bir oligarşinin eline geçen Japon yönetiminin çalışmalarıyla, Samuraylar yavaş yavaş tarih sahnesinden çekilmeye başlarken, modern Japon İmparatorluk Ordusu, 1867’de kuruldu.

Emperyal bir siyaset izlemeye başlayan Japon İmparatorluğu ve Modern Japon İmparatorluk Ordusu, ilk büyük askeri başarısını 1904-1905 Rus-Japon Savaşı’nda kazandı. Rusya’yı mağlup ederek, devletlerarası dengede ve Uzakdoğu’da hesaba katılması gereken bir güç haline gelen Japonya, 1919’da Büyük Okyanus’taki Alman adalarını, 1930’larda Mançurya’yı, ardından da Çin’in bir kısmını ele geçirdi. 1939 yılında, II. Dünya Savaşı başladığı sırada Japonya, savaş ekonomisi yararına, büyük ölçüde denizlerdeegemen bir imparatorluk kurmak için çalışmaktaydı. 1941 Ekim’inde General Tojo’nun Başbakan olmasının akabinde, II. Dünya Savaşı’na Almanya ve İtalya’nın başını çektiği Mihver Devletleri yanında dahil olan Japonya İmparatorluğu, uyguladığı genişletme programı ile “1937’de 24 tümen ve 51 hava filosundan oluşan askeri gücünü,1941’de 51 aktif tümene ve 133 hava filosuna çıkardı. Bunların haricinde 30 tümen daha görev alacaktı. Böylece Japon Ordusu 2 milyon yedek destekli, 1 milyondan fazla askere sahipti.” Bu sayede Japon birlikleri, Aralık 1941’den Mart 1942’ye kadar tüm Güneydoğu Asya’ya saldırdılar: Filipinler, Hollanda Doğu Hint Adaları, Hong Kong, Malezya ve Singapur’u ele geçirdiler.

Amerika birleşil Devletleri taraflara herhangi bir şekilde doğrudan müdahale de bulunmuyor olsa da kendi güvenliği açısından korunmasını gerekli gördüğü her devlete malzeme yardımında bulunuyordu. Bu durumu çıkarlarına zararlı olarak gören Japonya, 7 Aralık 1941’de, savaş ilanı olmaksızın, altı uçak gemisinden havalanan uçaklarla, Pearl Harbor’da bulunan Amerikan donanmasının büyük kısmını batırdı. Böylece ABD de fiilen savaşa dâhil oldu. 1945 yılında savaşın sonuna yaklaşılırken Japon egemenliğindeki Iwo Jima ve Okinawa adaları, çetin mücadeleler sonunda, ele geçirildi. Japonlar, esir düşmek yerine intihar etmeyi ya da patlayıcı yüklü uçaklarını Amerikan gemileri üzerine düşüren kamikazeler gibi ölmeyi seçiyorlardı.

Amerikan uçaklarının rahatlıkla ulaşabileceği mesafede bulunan Japonya, yoğun bombardımana tutuluyordu. Japon birliklerinin ve halkının direnişi daha da şiddetli çarpışmalar olacağını haber veriyordu. ABD Genelkurmayı Japonya’nın işgali sırasında bir milyondan fazla kayıp verileceğini tahmin ediyordu. Örneğin, “Iwo Jima Adası’nı 10 hafta boyunca havadan bombardıman eden ve metrekare başına 13 ton bomba yağdıran Amerikan Kuvvetleri, 19 Şubat 1945 günü sahile ayak bastıklarında,adanın altında kazılan tünellerde, bekleyen 25.000 Japon askerinin hücumuna uğradı. Binlerce Amerikan askeri dakikalar içerisinde öldü. 200 kadarı dışında 25.000 Japon askerinin tümünün öldüğü bu savaşta, adaya çıkan her üç Amerikan askerinden biri yok edildi. Amerikan ordusunun Iwo Jima’da verdiği toplam kayıp ise 23.000 ölüydü.

Bu şiddetli direniş nedeniyle, 6 ve 8 Ağustos 1945’te Hiroşima ve Nagasaki üzerine birer atom bombası atıldı. Aynı gün, Yalta Konferansı’nda alınan karar uyarınca, Sovyetler Birliği de Japonya’ya savaş ilan etti. Atom silahının ürkütücü gücü ve Sovyet tehdidi karşısında, Japonya “İmparator Hiro Hito’ya dokunulmaması şartıyla teslim oldu ve II. Dünya Savaşı sona erdi.

 

Ülkeyi işgal eden ABD, Japon ordusunu bir daha kurulmamak üzere dağıttı. İşgal kuvvetleri komutanlığına atanan General MacArthur’un emriyle 2 Şubat 1946’da bir “Japon Anayasası” hazırlandı. 26 Temmuz 1947’de yürürlüğe giren Yeni Anayasa göre; Devletin ve Milli birliğin sembolü olan İmparator’un yetkileri sınırlandırıldı. Bugün de geçerliliğini koruyan: “Düzene ve adalete dayalı uluslararası bir barışı gönülden dileyen Japon milleti; halkın hükümranlık hakkı olarak savaştan ve uluslar arası anlaşmazlıkları çözmede tehdit ve kuvvet kullanmaktan daimi olarak vazgeçer. Bu itibarla, hiç bir kara, deniz ve hava kuvveti veya her hangi diğer bir savaş kuvveti muhafaza edilemez. Devlete savaşma hakkı tanınmaz” şeklindeki 9. Maddesi ile Japon ordusu lağvedildi.

Savaş sonrası Japonya’nın ABD ordusu tarafından korunmasını garanti altına alacak anlaşmalar imzaladı. Yapılan anlaşmalar çerçevesinde ABD ordusu, Japon topraklarına konuşlanarak ülkeyi savunma görevini üstlendi. Japonya’nın sahip olduğu “Meşru Müdafaa Gücü” adlı askeri yapılanması, sadece lojistik destek amaçlı olarak korundu.

Bugüne kadar gelişen süreçte ekonomik ve teknolojik altyapısını geliştiren ve büyüten Japonya, 2000’li yıllardan itibaren “kendi anayasasına rağmen” uluslararası barış güçleri kapsamında ülke dışına askeri birlik göndermeye başladı. Son dönemde özellikle Çin ve Kuzey Kore’nin tehditlerine karşı, Japon Başbakanı Şinzo Abe, seçim kampanyalarında ulusal güvenliğe daha fazla bütçe ayrılması gerektiğini savunarak, Anayasa’daki 9. maddeyi değiştirmeyi, II. Dünya Savaşı sonrasında lağvedilen Japon ordusunu yeniden yapılandırmak istediğini açıkça vaat ve ifade etti. Yapılan son erken genel seçimlerden zaferle çıkan Liberal Demokratların lideri Şinzo Abe’nin gündeme getirdiği anayasa değişikliğinin halk ve milletvekillerince de desteklendiğini ortaya koyan araştırma ve anketler yayınlandı.

 

Süleyman Dilbirliği’nin Hayatı ve Kore Savaşından Geri Kalanlar

Ayla “Ayla” filmiyle hikayesi beyaz perdeye aktarılan Koreli Kim’in manevi babası Kore Gazisi Astsubay Süleyman Dilbirliği vefat etti. Süleyman Dilbirliği, solunum yetmezliği nedeniyle kaldırıldığı Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde yoğun bakımda yaşam mücadelesi veriyordu Ayla filminin yapımcısı Mustafa Uslu ise “ Süleyman amca melek gibi bir insan ve onun tüm Türkiye tarafından ne kadar sevildiğini görmesini istiyorum.

       Lütfen herkes dua etsin” demişti. Sağlık Bilimleri Üniversitesi Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde tedavi gören Dilbirliği, çoklu organ yetmezliğine bağlı olarak hayatını kaybetti. Dilbirliği’nin cenazesi yarın öğle namazını müteakip Selimiye Camii’nde kılınacak cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilecek.

       “Ayla” filmindeki Türkiye’yi gözyaşına boğan ve büyük bir sevgi örneği olan Astsubay Süleyman Dilbirliği’nden kötü haber geldi “Ayla” filmiyle hikayesi beyaz perdeye aktarılan Koreli Kim’in manevi babası Kore Gazisi Astsubay Süleyman Dilbirliği vefat etti. Türkiye’den Kore’ye 1950 yılında giden askerler arasında olan ve küçük bir kız çocuğuna savaş sırasında hem anne hem baba olan Süleyman Amca’nın hikayesi filmi izleyen herkesi kendisine hayran bıraktı. İyiliğiyle ve küçücük bir kız çocuğu için kendi hayatından bile vazgeçtiği hayat hikayesiyle tüm Türkiye’nin sevgisini kazanan Süleyman Amca, Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde solunum yetmezliği nedeniyle yoğun bakımda tedavi görüyordu.

Süleyman Dilbirliği neden vefat etti?

Sağlık Bilimleri Üniversitesi  Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde tedavi  gören Dilbirliği, çoklu organ yetmezliğine bağlı olarak hayatını kaybetti. Dilbirliği’nin cenazesi yarın öğle namazını müteakip Selimiye Camii’nde kılınacak cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilecek.

Dilbirliği, solunum ve böbrek yetmezliği tanılarıyla 12 Kasım’dan bu  yana yoğun bakım ünitesinde tedavi görüyordu. Bu arada, hastaneden yapılan açıklamada, “Solunum ve böbrek yetmezliği  tanılarıyla hastanemiz yoğun bakım kliniğine 12 Kasım’da yatırılan Dilbirliği,  yaklaşık 30 gündür aralıklı organ destek tedavileriyle takip ve tedavi altında  tutulmuştur. Ancak hastamızın son bir hafta süresince genel durumunda bozulma  görülmüş ve son 24 saat boyunca gelişen organ yetmezliği sonucunda yapılan tüm  müdahalelere rağmen gazimiz vefat etmiştir.” ifadelerine yer verildi.

Süleyman Dilbirliği kimdir

s-34621e4055d3a738faa9a3897fd8f5268262381dTürkiye’den Kore’ye 1950 yılında giden askerler arasında olan ve küçük bir kız çocuğuna savaş sırasında hem anne hem baba olan Süleyman Amca’nın hikayesi filmi izleyen herkesi kendisine hayran bıraktı. İyiliğiyle ve küçücük bir kız çocuğu için kendi hayatından bile vazgeçtiği hayat hikayesiyle tüm Türkiye’nin sevgisini kazanan Süleyman Amca, Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde solunum yetmezliği nedeniyle yoğun bakımda tedavi görüyordu.

Doktorların her şeye hazırlıklı olun dediğini gözyaşları içinde anlatan “Ayla” filminin yapımcısı Mustafa Uslu “Süleyman amca’nın ekim ayında tüm tahlillerini yaptırdık ve bacağında bir çıban gibi bir kitle vardı temizlendi ve tedavisi olup taburcu oldu. Sonrasında galaya katıldı ve galanın bitiminde kulağıma eğilerek ‘Evlat benden bu kadar. Sen benim dileğimi gerçekleştirdin ben de Ayla’ya verdiğim sözü tuttum’ dedi. Ne demek istediğini anlamadım ama sonrasında kendini bıraktı. Doktorları da belirli bir rahatsızlığı olmadığını söyledi ama yaşama tutunmayı bıraktığını söylediler.Ne olur Tüm Türkiye dua etsin çünkü Süleyman amca’da eşi Nimet hanım’da bence bu toprağa düşmüş melekler. Emekli maaşıyla sokak hayvanlarına bile bakmış karıncayı bile incitmemiş insanlar. Benim tek isteğim insanların onu ne kadar sevdiğini görebilmesi bilmesi. Biz anlattık. Ağrıdan gencecik insanlar geliyor görmek, elini öpmek için. Şuanda makinaya bağlı ve hepimiz çok kötüyüz. Tüm duamız Süleyman amca için ve iyi olup en azından ne kadar sevildiğini değer gördüğünü bilmesini istiyorum” dedi.

Birleşmiş Milletler’in yardım çağrısıyla Türkiye, Kore’ye 17 Ekim 1950’de General Tahsin Yazıcı komutasında 5090 kişilik bir tugaydaki askerlerden biri olan Astsubay Süleyman Dilbirliği’nin hayat hikayesi geçtiğimiz günlerde “Ayla” filmiyle beyaz perdeye taşınmıştı. Gerçek hayat hikayesinden hazırlanan filmde annesi-babası öldürülmüş Koreli bir kız çocuğunu ölümden kurtaran ve çocuğa 15 ay boyunca kendi çocuğu gibi bakan Süleyman Dilbirliği, Türkiye’e dönmek zorunda kalıp bir daha Ayla’dan haber alamamış ve yıllar sonra Ayla adını verdiği kızı 60 sene sonra görmüştü.

SÜLEYMAN DİLBİRLİĞİ’NİN AYLA FİLMİNDE ANLATILAN HİKAYESİ

Astsubay Süleyman Dilbirliği, 1950’de başlayan Kore Savaşı sırasında ailesini savaşta yitiren 5 yaşındaki Koreli bir kız çocuğunu sahiplenerek adını Ayla koymuş ve bu öyküsüyle “Ayla” filmine konu olmuştu. Türkiye’nin 90. Oscar Ödülleri için “yabancı dilde en iyi film” adayı, Can Ulkay’ın yönettiği ‘Ayla’ filmi oldu.

“ÖMRÜM BOYUNCA ONU ÖZLEDİM”

1823324-kliplvjpg

Koreli Eunja Kim, manevi babası Süleyman Dilbirliği hakkında “Ömrümü hep onu özleyerek geçirdim. Ondan ayrı yılların ardından tekrar görüştüğümüzde çok yeni duygular yaşadım ve çok mutlu oldum. Harika duygular yaşadım. 2010 yılında kavuştuk ve ondan sonra iki üç defa daha buluştuk, buluşmadığımız yıllarda ise birbirimize mektuplar yazdık” demişti.

Her Noktası İle Sarıkamış Harekatı

Osmanlı Devleti tarihinin en acı olaylarından biri olan Sarıkamış Harekatı’nın 102’nci yıl dönümünde hayatını kaybeden kahraman askerler bir kez daha anıldı.Hastalık ve soğukla mücadele eden Osmanlı askerleri 1914’te başladıkları harekatı 18 gün sürdürebildi. 9 Ocak 1915’de sona eren harekatın ardından 60 bin Osmanlı askeri hayatını kaybetti.

Enver Paşa’nın emriyle başlatılan harekatta Kars Sarıkamış, Ardahan gibi Doğu illerimizi geri almak amaçlanmıştı. Askerler harekatın ilk iki gününde Rus birliklerine karşı zor şartlar altında olmalarına rağmen kahramanca mücadele etti.

Rus birlikleri imha edilecekti

Osmanlı Devleti’nin, doğuyu korumakla görevli 3. Ordusu, 7-17 Kasım tarihleri arasında Köprüköy ve Azap muharebelerinde yaptığı cephe saldırılarıyla Rusları bir miktar geri püskürterek küçük bir başarı kazandı. Kafkas Cephesi’ndeki kısmi başarı, İstanbul’da olumlu karşılansa da yeterli görülmedi. Rusları kesin yenilgiye uğratacak planlar üzerine çalışılmaya başlandı. Başkomutan Vekili Enver Paşa, geniş bir kuşatma harekâtı ile Rus birliklerini imhaya karar verdi.

Sarıkamış Harekatı'nın 102. yılında ecdada yürüyecekler
HAYAT
Sarıkamış Harekatı’nın 102. yılında ecdada yürüyecekler

 

‘Şan ve şeref ileridedir’

  • Enver Paşa, 12 Aralık’ta Erzurum’a geldi. Burada plana son şekli verildi. 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa, harekâtta başarı şansı görmediği için görevinden ayrıldı. Enver Paşa 22 Aralık’ta başlayacak kuşatma harekâtı için 19 Aralık’ta genel taarruz emrini yayınladı. Emir şu sözlerle bitiyordu:
  • “Saadet, şan ve şeref ileride; alçaklık, sefalet ve ölüm geridedir.”

22-aralik-sarikamis-harekati-sarikamis-ta-ne-9089848_2159_o
Hastalık ve soğuk askerleri vurdu

İlk iki günü başarıyla geçen taarruz sonrasında olumsuz hava koşulları nedeniyle seyrini değiştirdi. Kış, 3-4 Ocak 1915 gecesi daha da şiddetlendi. Fırtına ile yağan kar, yolları tıkayıp, çadırları yıktı. Arkasından da dondurucu soğuklar bastırınca, 60 bin Osmanlı askeri donma, dizanteri ve tifo gibi hastalıklardan dolayı hayatını kaybetti. Bu harekatta Ruslar da 32 bin askerini kaybetti. Savaştan sonra İstanbul’a dönen Enver Paşa uzun bir süre Sarıkamış hakkında herhangi bir haber, bildiri, veya yayın yapılmasını engelledi.

Azap ve Sarıkamış şehitlerine rahmetle
HAYAT
Azap ve Sarıkamış şehitlerine rahmetle

Azap ve Sarıkamış Muharebeleri şehitlerimizi rahmetle anıyoruz

Azap ve Sarıkamış Muharebeleri şehitlerimizi rahmetle anıyoruz
Sarıkamış harekatı tam 102 yıl önce bu hafta gerçekleşti. Rus ordusu Azap Muhaberelerinde geri püskürtüldü. Ancak Enver Paşa’nın emriyle başlayan Sarıkamış harekatı hüsranla sonuçlandı. Binlerce askerimiz donarak can verdi. Sarıkamış şehitlerimizi 102. Yıl dönümünde rahmetle anıyoruz.

I. Dünya Savaşı yıllarında büyük bir Türk ordusunun düşman ateşinden çok dondurucu soğuklar, açlık ve hastalıklar yüzünden Sarıkamış civarındaki karlı dağlarda neredeyse tamamen yok olması, bir yazarımızın yıllar önce ifade ettiği gibi hâlâ kafalarımızın içerisinde beyazlaşmış bir kor sıcaklığı ile durmaktadır.Sarıkamış yenilgisi, sadece büyük bir ordunun yok olmasına neden olmakla kalmamış, etkilerini bugün dahi hissedebildiğimiz bir felâketler dizisine de yol açmıştır. Yenilginin ardından Kafkas cephesindeki dengenin Ruslar lehine bozulması üzerine Doğu Anadolu’daki Osmanlı vilayetleri işgale uğramış, işgal yıllarında bölge, eşine az rastlanır derecede büyük bir tahribata maruz kalmış, yöre halkından milyonlarca insan ya hayatını kaybetmiş ya da yerini yurdunu terk ederek başka bölgelere göç etmek zorunda kalmıştır. Bu bakımdan Sarıkamış harekâtı yakın tarihimizin en önemli olaylarından birisidir.

Kafkas cephesinde Osmanlı-Rus savaşı, Rus ordusunun 1 Kasım 1914 tarihinde Osmanlı sınırını geçerek taarruz etmesi üzerine başlamıştı. Rusların bu ilk taarruzunu Deveboynu çizgisinde karşılamak niyetinde olan 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’nın fazla direnmeden Pasinler çizgisindeki kuvvetlerini geri çekmesi üzerine Ruslar, Erzurum’un 60 km. kadar doğusunda bulunan Köprüköy’e kadar kolayca ilerlemişlerdi.Genel bir taarruzdan ziyade Osmanlı donanmasının Karadeniz’deki saldırılarınakarşılık vermek amacıyla harekete geçtikleri anlaşılan Rus kuvvetleri, erzak ve levâzım depolarının bulunduğu Sarıkamış’tan daha fazla uzaklaşmak niyetinde olmadıklarından bu çizgide taarruzlarını durdurmuşlardı.Esasen Ruslar, birliklerinin önemli bir bölümünü batı cephesine nakletmiş olduklarından bu cephede fazla kuvvet bulundurmuyorlardı.

Rus ordusunun Kafkas cephesindeki bu zaafından yararlanmak isteyen Enver Paşa, Osmanlı kuvvetlerinin Ruslar karşısında geri çekilerek savunmada kalmasını doğru bulmuyordu. Bu nedenle cephedeki duruma müdahale ederek 3. Ordu’nun Köprüköy yönünde taarruz etmesini emretti. Bu emir üzerine Türk ordusunun taarruzuyla 7 Kasım sabahı başlayan Köprüköy savaşlarında, Ruslar mevzilerini terk ederek bir günlük mesafede bulunan Azap sırtlarına kadar çekilmek zorunda kaldılar. 16-17 Kasım günlerinde Azap sırtlarında devam eden çarpışmalarda her iki taraf da kayda değer bir sonuç elde edemeyince, Kafkas cephesindeki çarpışmalar bir süre için sona erdi.Çarpışmaların bu şekilde sona ermesi Ruslar tarafından memnuniyetle karşılanmış, Rus Kafkas Ordusu Başkomutanlığı’ndan, Sarıkamış Grup Komutanı General Bergmann’a, özel bir emir almadıkça taarruza teşebbüs etmemesi bildirilmişti. Böylece başlangıçta örtü savaşı, olarak karşılıklı gidiş gelişler şeklinde tezahür eden savaş bir durgunluk dönemine girmiş oldu. Cephedeki bu durgunluk Enver Paşa’nın bölgeye intikaline kadar devam etti.

sarikamisharekati51

Harekât Planı ve Amacı

Köprüköy ve Azap savaşlarında elde edilen sınırlı başarıları da yeterli görmeyen Enver Paşa, kesin sonuca ulaşmak için harekât planının ciddi surette değiştirilmesi gerektiğine inanıyordu. Böylece şimdiye kadar istenilen sonucu sağlama hususunda yetersiz kalan cephe taarruzlarından vazgeçerek bir kuşatma hareketiyle düşmanın imha edilmesine karar verdi. Bu kararı vermesinde, Almanların birkaç ay önce Tannenberg’de kazandıkları zaferin de büyük ölçüde etkili olduğu anlaşılmaktadır. Zira Hindenburg komutasındaki Alman orduları, 1914 yılı Ağustosu’nda başarılı bir kuşatma hareketiyle Rusların üstün kuvvetlerini Tannenberg’de ağır bir yenilgiye uğratmışlardı. Bu yenilgi, Rusların kuşatma hareketleri karşısında çok zayıf kaldıklarına dair bir kanaat oluşmasına neden oldu. Nitekim bu sırada Berlin’de bulunan Türk ataşesi, İstanbul’a gönderdiği bir raporda; Rusların berkitilmiş mevzilerine taarruz etmenin yararsız olduğunu, Ruslara karşı en etkili hareketin kuşatma olacağını bildirmişti.

Osmanlı ordusunda görev yapan Alman askerî heyeti başkanı General Liman von Sanders dışındaki müttefik Alman subayları ve Alman büyükelçisi Wangenheim, Enver Paşa’nın tasarladığı kuşatma hareketini kendi menfaatleri açısından yararlı görüyorlardı. Almanlar, Kafkas cephesindeki Rus kuvvetlerinin başarılı bir çevirme harekâtıyla yenilgiye uğratılması halinde, Rusların buraya kuvvetli bir ordu göndermek zorunda kalacaklarından Lehistan cephesindeki Alman ve Avusturya kuvvetlerinin yükünün hafifleyeceğini düşünüyorlardı.Fakat çok güç şartlar altında yapılacak olan bu harekâtın riskli olduğunu görerek, böyle bir taarruzdaki tüm sorumluluğun Türklere ait olacağını belirtmekten de geri kalmamışlardı.

Enver Paşa’nın bu taarruzla ulaşmak istediği hedef, Almanların beklentilerinin çok ötesindeydi. Aras vadisindeki Rus kuvvetlerini imha etmek üzere tasarlanan kuşatma harekâtı, aslında büyük ve kapsamlı bir planın sadece ilk ve en önemli bölümünü oluşturmaktaydı. Enver Paşa, Rus kuvvetleri imha edildikten sonra Kafkas halklarının Türkler lehine bir isyan başlatacaklarına ve böylece Kafkasya, İran ve Türkistan’ın ele geçirileceğine inanıyordu. Hatta bununla da yetinmeyerek Afganistan ve Hindistan üzerine yürümek azminde olan Enver Paşa, 1914 Kasımı’nda Liman von Sanders’e tasarladığı kapsamlı harekâtın plan ve amaçlarını izah etmişti. Liman von Sanders anılarında bu olayı şu şekilde nakletmektedir:

Enver elindeki haritanın üzerine 3. Orduya yaptıracağı bir hareketin krokisini çizdi. Buna göre Enver, anayol istikametinden ve cepheden 11. Kolordu ile Rusları oyalarken, diğer iki kolordu (9. ve 10. Kolordular) sola doğru ve dağlar üzerinden günlerce devam edecek bir yürüyüşle Sarıkamış’ta Rusların yan ve arkasını çevirecek, sonra da 3. Ordu Kars’ı zapt edecek…. Konuşmanın sonunda hayalî ve dikkat çekici fikirler ortaya attı. Bana ileride Afganistan üzerinden Hindistan’a yürüyeceğini bile söyleyerek veda etti.

3. Ordu Komutanı Hazan İzzet Paşa, tasarlanan kuşatma harekâtının başarılı olacağına inanmıyor ve taarruz konusunda da pek istekli görünmüyordu. Ordu komutanının görüşlerine pek fazla değer vermeyen Enver Paşa, bizzat cepheye gidip durumu görmek istediyse de meclis buna razı olmadı. O da yerine Hafız Hakkı Bey’i söz konusu kuşatma hareketinin icra edilip edilemeyeceğini araştırmak üzere Kafkas cephesine gönderdi. Hafız Hakkı Bey, cephedeki yetkililerle görüşüp bir durum değerlendirmesi yaptıktan sonra 3 Aralık’ta şu raporu gönderdi: Bir kolordu ile cepheden ve iki kolordu ile Bardız-Oltu üzerinden ihata ile Ruslara muvaffakiyetli taarruz yapılabileceğini yerinde tetkik ettim. Rütbem tashih olunursa ben de bu işi yaparım. Hafız Hakkı Bey, ordu komutanı ile kolordu komutanlarının yeterli derecede azim ve cesaret sahibi olmadıklarından, böyle bir taarruza samimi olarak taraftar görünmediklerini de raporuna eklemişti.

Hafız Hakkı Bey’den istediği cevabı alan Enver Paşa, ordu komutanını taarruza teşvik etmek veya gerekirse taarruzu bizzat komuta etmek üzere cepheye gitmeye karar verdi. Yanında Genelkurmay Başkanı General Bronsart von Schellendorf, Harekât Şubesi Başkanı Yarbay Feldman ve diğer maiyeti ile 6 Aralık’ta İstanbul’dan hareket etti. Denizyoluyla önce Trabzon’a ve oradan Erzurum’a ulaştılar. Aralığın 15’inde Köprüköy’deki ordu karargâhına geldiler. Burada yapılan görüşmede, Enver Paşa’nın huzurunda samimi görüşlerini ifade etmekten kaçınan Hasan İzzet Paşa, istemeyerek de olsa icra edilecek harekât hakkında Enver Paşa ile mutabık kalmış gibi davrandı. Enver Paşa da harekâtın komutasını Hasan İzzet Paşa’ya havale edip ben Erzurum’a gidiyorum, ya oradan İstanbul’a dönerim veya seyirci sıfatıyla hareketinize bakarım diyerek 17 Aralık’ta Erzurum’a döndü.

Sık sık cepheyi dolaşan ve askerlerin durumuyla yakından ilgilenen Hasan İzzet Paşa, birliklerin bir kış taarruzu için yeterli donanıma sahip olmadıklarını çok iyi biliyordu. Güney cephesinden buraya intikal eden birlikler içerisinde hâlâ entariyle dolaşan askerler vardı. Günden güne şiddetlenen soğuklar yüzünden donarak hayatını kaybeden askerlerin sayısı giderek artmaktaydı.Ordunun yiyecek ve ulaştırma hizmetleri de yetersizdi. Nitekim Menzil Müfettiş-i Umûmîliği’nin 26 Ekim 1914 tarihli raporunda 3. Ordu’nun durumu şu şekilde değerlendirilmişti:

3. Ordu’nun bulunduğu yerde bile iaşesi için mevcut menzil kolları yetersizdir. Hareket halinde açlık muhakkaktır. Doğuda demiryolları olmadığından, menzil kolları ne kadar arttırılsa yine kâfi gelmez. On günlük erzakı taşıyan menzil kolları olsa dahi on birinci günü yine açlık baş gösterir.

Başlangıçta Enver Paşa’ya itiraz edemeyen Hasan İzzet Paşa, mevcut durumda ordunun büyük bir kuşatma harekâtını gerçekleştiremeyeceği kanaatine varmış ve bu durum sinirlerini iyice yıpratmıştı. Neticede bir gün düşündükten sonra 18 Aralık 1914 gecesi telgrafla Enver Paşa’ya istifasını arz etti. Hasan İzzet Paşa bu telgrafında şöyle diyordu:Ben bu hareketleri icra için nefsimde kuvvet ve itimat göremediğimden ve esasen fevkalâde bir asabiyet gelerek rahatsız olduğumdan memuriyet-i hazıramdan affımı istirham ederim.

Enver Paşa bu telgrafı alınca, ordu komutanlığını kendi uhdesine alarak harekâtın sevk ve idaresini eline aldı. General Bronsart, 3. Ordu Kurmay Başkanlığı’na, 3. Ordu kurmay Başkanı Yarbay Guze ikinci başkanlığa, Yarbay Feldman ise Harekât Şubesi Müdürlüğü’ne atandılar. Bu arada taarruza taraftar olmayan kolordu komutanları da değiştirildi. 10. Kolordu Komutanı Ziya Paşa, daha önce (6 Aralık) emekliye sevk edilerek yerine Hafız Hakkı Bey atanmıştı. Şimdi sıra diğer iki kolordu komutanın değiştirilmesine gelmişti. 9. Kolordu Komutanı Ahmet Fevzi Paşa’nın yerine Giresunlu Ali İhsan Paşa ve 11. Kolordu Komutanı Galip Paşa’nın yerine ise Abdülkerim Paşa tayin edildi. Böylece harekâta taraftar olmayan komuta kademesinin yerini genç, enerjik ve cesur bir kadro almış oldu.

Enver Paşa, ordu komutanlığını uhdesine aldıktan sonra 19 Aralık’ta taarruz emrini imzaladı. Bu emre göre taarruz 22 Aralık günü başlayacaktı. Harekâtın amacı, düşmanın asıl kuvvetlerini Kars istikametinden ayırarak Aras vadisine doğru, güneye atmak yani cephe gerisiyle bağlantısını kesip imha etmekti. Tarihimize Sarıkamış Harekâtı adıyla geçen bu kış taarruzu, tıpkı Enver Paşa’nın İstanbul’da Liman von Sanders’e anlattığı şekilde planlanmıştı. Buna göre 11. Kolordu ve 2. Nizamiye fırkası, sağ kanatta Aras vadisinde kalacak ve cepheden taarruz ederek Rusları oyalayıp asıl cepheden geri çekilmelerine engel olacaktı. 11. Kolordu burada düşmanı oyalarken, 10. Kolordu İd (Narman) -Oltu üzerinden Bardız ve 9. Kolordu ise Aras-İd arasındaki dağlardan Kötek yönünde sol koldan süratle ilerleyerek, Sarıkamış-Kars yolunu kesip Rus ordusunu kuşatarak imha edecekti.

Bu harekâta katılacak olan muharip kuvvetlerin mevcudu; 9. Kolordu 25.000, 10. Kolordu 30.000 ve 11. Kolordu 35.000 olmak üzere toplam 90.000 kişiydi. Harekât başladığında 11. Kolordu eski yerinde Aras’ın güney ve kuzeyinde, 10. Kolordu Tortum ve Kızılkilise civarında, 9. Kolordu ise Koşa, Hezardere, Cansur, Pertanus civarındaydı.

İmha edilmek istenilen Rus kuvvetleri mevcudu ise General Bergmann’ın komutasındaki Sarıkamış Grubu ve General İstomin’in idaresindeki Oltu Müfrezesi’nden ibaret olup toplam 65000 kişiydi. Ayrıca cepheye getirilen ihtiyat kuvvetleri de vardı.Rusların bu cephedeki asıl kuvvetlerini oluşturan Sarıkamış Grubu, Aras vadisinde; Karaurgan-Sanamer-Ardos-Azapköy-Zars-Yüzveren hattında bulunuyordu.

Erzak kollarının yetersizliği, yörenin sarp oluşu ve dağ geçitlerinin karlarla kaplı olması gibi nedenlerle harekâta katılacak olan savaşçılara cephe gerisinden yeterli miktarda yiyecek gönderilmesi mümkün görülmüyordu. O nedenle kuşatma kuvvetleri, yanlarında taşıyabildikleri erzakla harekâtı sürdürmek zorundaydılar. Harekât başladığında birlikler, yanlarına sadece dört günlük erzak alabilmişlerdi. Bu erzak, kuru ekmek ve zeytinden ibaretti. Bundan sonraki yiyecek ihtiyaçlarını düşmandan alacakları ganimetle temin edeceklerdi. Nitekim harekâttan kısa bir süre önce cepheyi teftiş ettikten ve askerin perişan durumunu gördükten sonra Enver Paşa, yayınladığı bir emirnamede özetle şöyle diyordu:

“Askerler hepinizi ziyaret ettim ayağınızda çarığınız, sırtınızda paltonuz olmadığını da gördüm. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor, yakın zamanda taarruz ederek Kafkasya’ya gireceksiniz. Siz, orada her türlü nân ve nimete kavuşacaksınız. ”

Görüldüğü gibi harekâtın başarılı olabilmesi kuşatma kuvvetlerinin, en geç 4-5 gün içerisinde, Rusların erzak ve levazım depolarını ele geçirip Aras vadisinden Kars’a doğru çekilmelerine fırsat vermeden ricat yollarını kapatmasına bağlıydı. Aksi taktirde Rus kuvvetleri, Türk kuşatmasından kurtulmak üzere hızla geri çekilip Kars Kalesi’ne sığınabilir veya başta Sarıkamış olmak üzere stratejik bölgelere kuvvet kaydırarak başarılı bir savunma yapabilirlerdi. Bu durumda erzak ve levazım depoları zamanında ele geçirilemeyeceğinden kuşatma kuvvetleri büyük bir yiyecek sıkıntısıyla karşı karşıya kalacağından harekât, büyük ölçüde başarı şansını kaybedebilirdi. Harekât planının bu özelliğinden dolayı, Rus ordusunun ricat yolu üzerinde yer alan ve yine bu kuvvetlerin ana lojistik üssü durumunda bulunan Sarıkamış kasabası Türk taarruzunun en önemli stratejik hedefi haline getirmiştir.

Sarıkamış kasabası, Kars’ın 50 km. kadar batısında yüksek dağların nadiren geçit verdiği stratejik bir bölgede bulunmaktadır. Bu konumu ile eskiden beri yöreden geçen askerî ve ticarî yolların kavşak noktasında yer almıştır. Güneydoğu ucundan kuzeydoğu ucuna kadar sırasıyla; Çıplakdağ, Sıpkaçdağı, Soğanlıdağı, ve Turnageldağı gibi yüksek dağlarla çepeçevre kuşatılmış olan bu kasaba civarında askerî açıdan son derece önemli iki geçit bulunmaktadır. Bunlardan biri, Soğanlıdağı’nın Sıpkaçdağı’yla birleştiği yerde bulunan Soğanlı Geçididir (2 300m). Eskiden beri ticaret kervanlarınca da kullanılan bu ünlü geçit,Erzurum-Kars yaylaları arasındaki bağlantıyı sağlamaktadır. Sarıkamış bu geçidin Kars Yaylası tarafındaki başlangıç noktasındadır. İkinci önemli geçit ise kasabanın 4-5 km. kadar kuzeybatısında, Soğanlıdağı’nın Turnageldağı ile birleştiği yerde, Çoruh havzasını Aras havzasına bağlayan en kestirme yolun geçtiği Bardız Geçidi’dir (2 500 m). Bardız ve Kızılkilise istikametinden gelen yol, bu geçidi aştıktan sonra Yukarı Sarıkamış köyü üzerinden Sarıkamış’a ve oradan da Aras havzasına inmektedir.

93 Harbi’nden sonra Rus hakimiyetine geçen bu bölge,stratejik önemine binaen Rus ordusunun Kafkas cephesindeki ileri üssü haline getirilmiştir. Ruslar, bu amaçla o zamanlar Sarıkamış ya da Çerkezköy olarak adlandırılan bugünkü Yukarı Sarıkamış köyünün 3 km. kadar doğusunda küçük ve modern bir garnizon kasabası inşa etmişlerdi. Sarıkamış adı verilen bu kasaba, sınır birliklerinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere 1890’lı yıllarda bir demiryolu hattıyla Kars ve Gümrü üzerinden Tiflis’e, yani Kafkasya’nın merkezine bağlanmıştı. Ayrıca bu demiryolu hattına paralel olarak Osmanlı-Rus sınırındaki Karaurgan’dan Tiflis’e kadar uzanan bir şose yol daha vardı ki bu yol da Sarıkamış’tan geçiyordu. Rus birliklerinin yurtiçiyle bağlantısı büyük ölçüde demir yolu vasıtasıyla sağlanıyor; birliklerin bütün levâzımı, mühimmâtı, cephanesi, ihtiyat eşyası ve hastaneleri hep bu kasabada bulunuyordu. Sarıkamış Grubunun sahip bulunduğu tek telsiz istasyonu da yine buradaydı.

Ruslar Türk kuşatması karşısında geri çekilmeyi tercih ettikleri takdirde -Enver Paşa bunu kuvvetle muhtemel görüyordu- Aras vadisinden Kars’a doğru ricat için kullanabilecekleri başlıca üç yol vardı ve bu yollardan ikisi Sarıkamış’tan geçiyordu. Köprüköy-Kötek-Sarıkamış şosesi, her mevsimde büyük birliklerin geçişine müsait yegâne yol olduğundan Ruslar şüphesiz öncelikle bu yolu kullanmak isteyeceklerdi. Bu yolun 8-10 km kadar güneyinde yer alan Horasan-Hanege-Micingirt-Sarıkamış yolu ise hem dolambaçlı ve hem de pek bakımlı olmadığından daha çok yazın veya kuru havalarda kullanılabilmekteydi. Bu iki yolun dışında Aras’ın güneyinde Velibaba-Pasin-Karakilise-Kağızman üzerinden Kars’a giden üçüncü bir yol daha vardı. Diğer yollara az çok paralel olarak uzanan bu yol, Sarıkamış’ın 15 km kadar güneyinde bulunan Karakurt’ta Aras nehrini geçerek Sarıkamış’a da ulaşıyordu. Ancak bu yol büyük birliklerin geçişi için müsait değildi. Bu durumda yörenin anayolu konumunda bulunan Kötek-Sarıkamış yolunun kesilmesi halinde Ruslar, tam anlamıyla kuşatılmış olacaktı.[37] Kaldı ki Sarıkamış’ı ele geçirdikten sonra Kağızman yolu da kolayca kontrol altına alınabilirdi.

Ruslar kışın en şiddetli günlerinde Sarıkamış’ı hedef alacak bir Türk taarruzuna ihtimal vermediklerinden, burada kayda değer miktarda bir savunma gücü bulundurmaya da gerek duymamışlardı. Birkaç bölükten ibaret olan Sarıkamış’taki Rus birlikleri, sınır muhafızları içerisinde bir istisna olarak 1877’den kalma eski berdan tüfekleriyle donatılmıştı. Sarıkamış savunmasında çok etkili olabilecek bir tek topları dahi yoktu ve hepsinden önemlisi Enver Paşa bütün bunları biliyordu.[38]

Görüldüğü gibi harekâtın hedefine ulaşması büyük ölçüde Sarıkamış’ın ele geçirilmesine bağlıydı. Bunun için harekâtın baskın şeklinde ve mümkün olabildiğince seri olarak icra edilmesi planlanmıştı.

Harekâtın Başlaması ve Başarısız Oluş Nedenleri

Enver Paşa, taarruza başlamadan önce düşmanı uyarabilecek hareketlerden kaçınılması hususunda kesin emir vermişti. Ancak bu emre rağmen Hafız Hakkı Bey, genel taarruz tarihinden iki gün önce yani 20 Aralık’tan itibaren General İstomin komutasındaki Oltu Müfrezesi’ne karşı küçük çaplı taarruz hareketlerine başladı. Ancak yukarıda da belirtildiği üzere Rus Başkomutanlığı’nın emri gereğince, Sarıkamış Grup Komutanı General Bergmann, taarruzî keşif icrasına tevessül etmediğinden Türk tarafının faaliyetlerinden haberdar değildi. Bu nedenle General İstomin’in Hafız Hakkı Bey komutasındaki Türk birliklerinin taarruza geçtiğini bildirmesi üzerine adeta şaşkına dönmüş ve buna bir anlam verememişti. Böylece Hafız Hakkı Bey’in kuşku yaratan aceleci hareketlerine rağmen 22 Aralık’ta başlayan genel taarruz, Ruslar için tam anlamıyla bir baskın olmuştur.

Bu şartlar altında başlayan Türk taarruzunun başarı şansı oldukça yüksekti. Rus komuta heyeti henüz taarruzun amacını anlayamadığından gerekli önlemleri almakta gecikmişti. Harekâtla birlikte başlayan şiddetli tipi, Rus kuvvetlerinin arkasına doğru ilerleyen 9. ve 10. Kolorduların düşmana görünmeden ilerlemesini sağlıyordu. Harekâtın ilk günü 10. Kolordu, Oltu Müfrezesi’ni bozguna uğratmış, 9. Kolordu ise karşısına çıkan birkaç bölük düşman kuvvetini perişan bir şekilde geriye doğru atmıştı. Yoğun kar ve şiddetli tipiye rağmen devam eden cebri yürüyüşler sırasında bir miktar kayıp verildiyse de Türk taarruzu ilk günlerde başarıyla devam etti. Enver Paşa ve ordu karargâhı, Sarıkamış civarındaki ilk çarpışmaları başlatacak olan 9. Kolordu’yla birlikte ilerlemekteydi.

Taarruz emrine göre, 24 Aralık günü 9. Kolordu Kötek, 10. Kolordu Bardız yönünde ilerleyecekti. Oysa 9. Kolordu 24 Aralık’ta Kötek yerine Bardız’a, 10 Kolordu ise Bardız yerine Oltu’ya varmış ve öncü birliklerini Kars istikametinde harekete geçirmişti. Harekât planındaki bu değişikliğin nedeni, Hafız Hakkı Bey’in geniş bir yay çizerek kendince daha uygun olan Oltu-Ardahan yönünde ilerlemek istemesidir. Bu arada Aras vadisine giden yolların ve özellikle Kötek yolunun kar nedeniyle kapanmış olduğu da haber alınmıştı.Bu durumda Enver Paşa, taarruz planını değiştirmek zorunda kalarak 9. Kolordu’nun Kötek yerine Bardız’a ve 10. Kolordu’nun Bardız yerine Kop geçidi yönüne ilerlemesini emretmişti. Böylece kuşatma cephesi, eski plana göre doğuya doğru kaydırılarak 15 km. kadar uzatılmış oluyordu. Cephenin uzaması, sıfırın altında 20-25 derece soğuklarda kar ve tipiye rağmen dinlenmeye fırsat bulamadan ilerleyen Türk birliklerinin işini bir hayli zorlaştırmıştı. Ancak harekât yinede başarı sansını kaybetmemişti. Çünkü Rus komuta heyeti hâlâ taarruzun maksadını tam olarak anlayamadığından kararsızlık içerisindeydi. Gerçek maksadı, ancak harekâtın başlamasından üç gün sonra anlayabilmiş ve Sarıkamış’ta kuvvet toplamaya karar vermişlerdi.

Hafız Hakkı Bey, Enver Paşa’nın genişletilmiş harekât planına da uymadı. Büyük bir kolordu ile mağlup ettiği iki alaydan ibaret Oltu Müfrezesi’ni takip etmekten vazgeçmeyerek, Abdülkerim Bey komutasındaki 32. Tümen’i Kop yönüne gönderdikten sonra kendisi 30 ve 31. Tümenlerle Ardahan istikametinde taarruza devam etti. Hafız Hakkı Bey’in Ardahan’a doğru ilerlemesinden sonra 9. ve 10 Kolordular arasındaki irtibat ağır kış şartları ve mesafenin açılması nedeniyle neredeyse tamamen kesildi. Bundan sonra kolordular genellikle birbirlerinden haberdar olmadan hareket etmek zorunda kaldılar. Böylece bir an önce Sarıkamış yönünde ilerlemek yerine küçük bir düşman kuvvetinin arkasına takılarak Sarıkamış’tan uzaklaşan Hafız Hakkı Bey, 10. Kolordu’yu kış ortasında Allahuekber Dağları’na sürerek büyük bir kısmının donarak şehit olmasına neden oldu. Daha da önemlisi bu davranışıyla, zaferle sonuçlanabilecek bir harekâtın büyük bir hezimete dönüşmesine istemeden bile olsa hizmet etmiş oldu.

24 Aralık’ta Bardız’a ulaşan 9. Kolordu karargâhında Enver Paşa ile üst düzey komuta heyeti arasında bir takım görüş farklılıkları ortaya çıkmaya başladı. Enver Paşa, Sarıkamış’taki Rus kuvvetlerinin çok zayıf olduğunu belirterek, 25 Aralık’ta Sarıkamış’a yürümek niyetinde olduğunu ifade etmiş ve maiyet komutanlarının görüşlerini almak istemişti. Kolordu komutanı Ali Ahsan Paşa, Bronsart ve Feldman, bütün kolordu birliklerinin henüz Bardız’a ulaşamadığını öne sürerek, bu kuvvetler gelinceye kadar ve 10. Kolordu da Beyköy-Vartanut hattına ulaşıncaya kadar 9. Kolordu’nun Bardız’da beklemesinin daha doğru olacağını ifade ederek Enver Paşa’nın görüşüne katılmadıklarını bildirdiler. Aslında her iki görüşün’de kendince haklı yanları vardı. Birlikler günlerdir istirahat etmeden cebri yürüyüşlere zorlandıklarından bitkin haldeydiler. Oysa şimdi Bardız’da kolorduyu günlerce besleyebilecek miktarda erzak ele geçirildiğinden, askerleri burada bir süre dinlendirmek ve arkadan gelen kuvvetlerle daha da güçlenerek Sarıkamış’a taarruz etmek fena bir fikir değildi. Ancak bu görüşü savunanlar, düşman kuvvetlerinin alacağı karşı önlemleri hiç düşünmemişlerdi. Nitekim Bardız’da bu şekilde kaybedilecek olan her dakika, zayıf bir savunma gücüne sahip bulunan Sarıkamış’a Rusların yeni birlikler getirmesine ve burayı iyice tahkim etmelerine fırsat verecekti. Bu ise harekâtın başarı şansını büyük ölçüde azaltacaktı. Sonunda Enver Paşa, komuta heyetinin görüşlerini dikkate almayarak kendi düşüncesine göre harekâtı devam ettirmeye karar verdi. Bu karar, ordu komutanı ile üst düzey komuta heyeti arısındaki güven duygusunu sarsmış oldu.

Enver Paşa, Bardız’dan taarruz emri vermek üzereyken Rus ordusundaki şaşkınlık ve panik hali hâlâ devam etmekteydi. Sarıkamış Grup Komutanı General Bergmann, Aras vadisindeki asıl cepheden Sarıkamış’a kuvvet göndermek yerine 23 Aralık’ta bütün cephede Köprüköy istikametine doğru taarruz için emir vermişti.

Bu arada Tiflis’teki Kafkas Ordusu Başkomutanı Graf Vorontsov-Dashkov, Türklerin taarruza geçmesiyle birlikte cephesindeki durumun önem kazandığını haber alır almaz savaşı idare etmek üzere yardımcısı General Myshlayevski’yi Sarıkamış’a gönderdi. General Myshlayevski 24 Aralık günü Sarıkamış Grubu’nun Karargâhı olan Micingirt’e ulaşır ulaşmaz üst düzey komutanlarla bir toplantı yaptı. Bu toplantıda öne sürülen en gerçekçi görüş, Ordu Kurmay Başkanı General Yudenich’e aitti. General, Türkler sağ kanattan büyük kuvvetlerle bir kuşatma harekâtına başlamış olduklarından, Sarıkamış Grubu’nun ana cephede başlattığı taarruzun hemen durdurulmasını ve Aras vadisinden bir miktar kuvvetin derhal Sarıkamış’a gönderilerek buranın tahkim edilmesini teklif etti. General Bergmann, ise kuşatma harekâtını hâlâ layıkıyla anlayamamış olduğundan bu görüşe itiraz ederek ana cephedeki taarruzun devamı konusunda ısrarını sürdürdü. Myshlayevski de durumu kavrayamadığından Bergmann’ın görüşünü kabul ederek, daha önce başlatılan taarruzun devam ettirilmesini emretti. Ana cepheye yapılan bu taarruz karşısında Türk kuşatma kuvvetlerinin geri döneceğini umuyordu. Myshlayevski, ana cephedeki taarruzun yönetimini Bergmann’a bırakarak kurmay heyetiyle birlikte Sarıkamış’a hareket etti ve burayı kendisine karargâh olarak seçti. Ancak Sarıkamış’a geldikten sonra buranın Türkler tarafından ciddi surette tehdit edildiğini anladı ve geç de olsa fikrini değiştirerek Yudenich’in Micingirt’te teklif ettiği önlemleri almak zorunda kaldı. Böylece 24 Aralık gecesi geç vakitte Sarıkamış Grubu birliklerinin önceki mevzilerine dönmelerini emretti.

Rus komuta heyetinin yaptığı bu büyük hatalara rağmen 24 Aralık akşamı Sarıkamış’ta savaşın kaderini Ruslar lehine değiştirecek birtakım gelişmeler oldu. Sarıkamış’a 2. Türkistan kolordusunun her alayından birer takım askerle iki obüs topu geldi. Aras vadisindeki asıl cephede bulunan bu birlikler, Türk taarruzunun haber alınmasından önce ordu nöbetçi generali tarafından Kafkas Özel Bataryası’nı oluşturmak üzere acilen Tiflis’e çağrılmışlardı. Böylece tamamen tesadüf eseri olarak 24 Aralık akşamı Tiflis’e gitmek üzere Sarıkamış’a gelmiş bulunuyorlardı. Türklerin Sarıkamış yakınlarında görülmeleri üzerine bu birlikler alıkonuldular. Bu sırada Sarıkamış’ta büyük bir panik vardı. Sarıkamış Müfrezesi Komutanı General Voropanof ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Sarıkamış savunması için gerekli olan önlemler daha çok orada tesadüfen bulunan birtakım subayların kişisel çabalarıyla alınıyordu. Demiryolu işçilerinden birlikler kurulmaya başlandı. Tiflis’teki hastalık izninden dönmekte olan Albay Bukretof, Myshlayevski’nin emriyle, buradaki dağınık kuvvetlerden bir müfreze oluşturarak 25 Aralık akşamı Sarıkamış’ın kilidi durumunda bulunan Bardız geçidine ulaştı. Yine tesadüfen Sarıkamış’ta bulunan Topçu subayı Mushelov, iki obüs topunu şehrin ana meydanındaki kilisenin yanına yerleştirdi. Ruslar böylece Sarıkamış savunması için ilk muntazam kuvveti oluşturdular. Bu birlikler 2 obüs, 8 ağır makineli tüfek ve 2000 tüfeğe sahipti.

Rus tarafında bu gelişmeler olurken Enver Paşa, Sarıkamış’taki kuvvetleri hâlâ topları da olmayan birkaç bölükten ibaret zannediyor ve bu kuvveti önemli bir engel olarak görmediğinden ordunun ertesi gün Sarıkamış’a gireceğine kesin gözüyle bakıyordu. Nitekim 24-25 Aralık gecesi vermiş olduğu taarruz emrinde, ordu karargâhının 25 Aralık günü öğleden sonra Sarıkamış’a nakledileceğini belirtmişti. Bu emre göre Sarıkamış taarruzu şu şekilde icra edilecekti: 9. Kolordu, 29. ve 17. Tümenleriyle Sarıkamış’ı ve Sarıkamış civarındaki geçitleri ele geçirerek buraların savunması için gerekli önlemleri alacak, 28. Tümen ise Bardız ve Yeniköy yolunu tutacaktı. 9. Kolordu bu şekilde Sarıkamış’a taarruz ederken, 10. Kolordu, Sarıkamış istikametinde yürüyecekti. Ancak kendisiyle sağlıklı bir haberleşme sağlanamayan bu kolordu, nasıl ve ne zaman Sarıkamış’a ulaşacağına dair ordu komutanlığına bilgi verecekti.

9. Kolordu, önde Albay Arif Bey (Baytın) komutasındaki 29. Tümen olmak üzere 25 Aralık sabahı saat 7’de Sarıkamış’a yürümek üzere Bardız’dan hareket etti. Birlikler henüz sertleşmemiş diz boyunu aşan kar ile mücadele ederek yürüyorlardı. Kızılkilise köyüne gelindiğinde öncülerle ana birlikler arasındaki mesafe iyice azaldığından burada mola verilmişti. Ancak bu sırada karargâhıyla birlikte köye gelen Enver Paşa, sert bir ifadeyle, Albay Arif Bey ile Kolordu Komutanı İhsan Paşa’ya hemen harekete geçerek yürüyüşü hızlandırmalarını emretti. Bu olay komutanlar arasında Bardız’da başlayan soğukluğu bir kat daha artırdı. Yürüyüş düzenli fakat asker bitkin bir halde olduğu için yavaş yavaş devam etti. Akşam saat 16’da öncüler Bardız geçidine ulaştılar. Geçit noktasının her iki tarafında buraya 15 dakika önce ulaşmış olan Albay Bukretof komutasındaki düşman avcıları mevzilenmişti. Akşam olunca hava iyice soğuduğundan yorgun asker arasında donma vakaları görülmeye başlamıştı.

Bardız geçidine ulaştıktan sonra Enver Paşa ile komuta heyeti arasında yeni bir ihtilaf daha ortaya çıktı. Arif Bey ve İhsan Paşa, askerleri dinlendirmek, geride kalan birlikleri ileri yanaştırmak ve şafak sökmeden karanlıktan yararlanarak düşmanı geçitten atmak niyetindeydiler. Oysa Enver Paşa düşmanın toparlanmasına fırsat vermemek için bir an önce Sarıkamış’a girmek istediğinden bu fikri kabul etmedi. Saat 19 sıralarında bir dağ topunun geçit noktasına doğru ateş etmesini emretti. Niyeti düşman mevzilerinde görünmekte olan karartıların top olup olmadığını anlamaktı. Bu ateşe karşılık verilmeyince karartıların top olmadığına karar verildi. Gerçekten de Rusların bu noktada topları yoktu. Böylece Sarıkamış’ta top olmadığından emin olan Enver Paşa, gece taarruzu için emir verdi.

sarikamis-harekati

Sarıkamış’taki Rus savunması yukarıda da ifade edildiği üzere alelacele oluşturulmuş 2000 kişilik derme çatma bir kuvvetten ibaretti. Bu kuvvetin bir kolorduya karşı koyması mümkün değildi. Ancak harekât başladığında üç tümenden oluşan ve 25000 kişilik bir mevcuda sahip olan 9. Kolordu, kışın en şiddetli günlerinde sarp dağlardan ilerlemek zorunda kaldığı için hem çok fazla kayıp vermiş, hem de kuvvetlerini henüz Sarıkamış civarında toplayamamıştı. 25 Aralık akşamı 29. Tümenin üç alayından sadece ikisi; 86. ve 87. Alaylar Sarıkamış yakınlarına ulaşabilmişti. Harekete geçtiğinde 8000 mevcutlu olan bu tümen, daha düşmanla ciddi bir çatışmaya girmeden %50 kayıp vererek 4000 kişiye düşmüştü. Sarıkamış yakınlarına ulaşabilenlerin miktarı ise 2000 kişi civarındaydı. Bu kuvvetler yanlarında 8 adet dağ topu getirmeyi başarmışlardı.[53] Görüldüğü gibi Sarıkamış’a taarruz etmek üzere olan Türk kuvvetleriyle burayı savunan Rus kuvvetleri sayıca birbirlerine eşit durumdaydılar.

Ancak Türk kuvvetlerinin aç ve yorgun olması Ruslar açısından önemli bir avantajdı.

25 Aralık akşamı güneşin batışından sonra başlayan gece taarruzu, altı saat sürerek gece yarısına kadar devam etti. Bu taarruz sırasında süngü hücumu ile geri atılan düşman kuvvetleri makineli tüfeklerin namlularını sökerek Bardız geçidini terk edip Sarıkamış’a doğru çekildiler. Düşmanı takip eden iki bölük Yukarı Sarıkamış yakınlarına kadar ilerledi. Artık buradan Sarıkamış’ın ışıkları görülmeye başlamıştı. Ancak Bardız’dan beri sürekli olarak Enver Paşa’ya muhalefet eden İhsan Paşa burada da sahneye çıkarak yorgun askerin dinlendirilmesi için taarruzun durdurulmasını teklif etti. Ayrıca birliklerin gece taarruzuna alışık olmadıkları da öne sürülüyordu. O zamana kadar İhsan Paşa’nın muhalefetine karşı direnmeyi başaran Enver Paşa, bu defa teklifini kabul etmek durumunda kaldı.

Sarıkamış’ın kilidi konumunda bulunan Bardız geçidi ele geçirilmiş, Sarıkamış’a bu kadar yaklaşılmış ve zafer için uygun bir fırsat yakalanmışken, İhsan Paşa’nın pasif kalması, sebebiyle Sarıkamış taarruzunun durdurulması, harekâtın kaderini bir anda Türkler aleyhine döndürdü. Harekâtın başından beri inisiyatifi ellerinde bulunduran Türk kuvvetleri bu tarihten itibaren üstünlüklerini kaybederek hızla büyük bir hezimete doğru sürüklenmeye başladılar. Başka bir ifadeyle, kuşatma harekâtını zamanında anlayamayan Rus ordusunun hatalarından da yararlanarak, bir zafer kazanma şansı yakalayan Türk ordusu Sarıkamış civarındaki mücadeleyi 10 gün kadar daha sürdürmeyi başardıysa da esasen 25-26 Aralık gecesi savaşı kaybetmiş oldu.

Gece taarruzunu durduran birlikler, Sarıkamış sırtlarındaki ormanlık alanda gecelediler. Bu sırada 17. tümen de savaş alanına yetişti. Bu gece aşırı soğuk ve şiddetli tipi yüzünden 17. ve 29. Tümenler mevcutlarının yarısından fazlasını kaybettiler. Ateş yakmayı başarabilen askerlerin durumu bir dereceye kadar iyiydi. Birçokları ise bir ateş başı bile bulamadıklarından donarak şehit olmuşlardı.Türk kuvvetleri bu şekilde büyük kayıplara uğrarken 11. Kolordu düşmanın Aras vadisindeki asıl kuvvetlerini ezemediğinden Ruslar, buradan Sarıkamış’a devamlı surette kuvvet kaydırmaya başladılar. Sarıkamış’a ilk ciddi takviye kuvveti 25 Aralık akşamı geldi ve gece boyunca devam etti. 26 Aralık’ta Sarıkamış’taki Rus kuvvetleri önceki güne göre bir kat artmış bulunuyordu.Bundan sonra zaman bütünüyle Türk kuvvetleri aleyhine işlemeye devam etti. Aç ve perişan bir halde Sarıkamış civarındaki dağlarda açıkta geceleyen Türk kuvvetleri eriyip yok olurken, sıcak kışlalara, bol yiyeceğe ve iyi bir donanıma sahip bulunan Sarıkamış’taki Rus kuvvetlerinin sayısı sürekli olarak arttı. Böylece her geçen gün, Türk kuvvetlerini hezimete doğru bir adım daha yaklaştırmış oluyordu.

Türk kuvvetleri her şeye rağmen Sarıkamış taarruzunu inatla sürdürdüler. Gerçekte başarı şanslarını kaybetmiş olan birliklerin bu azmi, şaşkınlık içerisinde bulunan Rus komutanlarını ümitsizliğe sevk ediyordu. Başkomutan Vekili General Myshlayevski, Sarıkamış yakınlarında esir edilen bir subayın üzerinde ele geçirilen Türk taarruz emrini görünce, harekâtın amacını geç de olsa anladı. Savaşı kâğıt üzerinde düşünmeyi öğrenmiş olan general, Türk kuvvetlerinin eriyip gittiğinden haberdar olmadığı için tek kurtuluş çaresi olarak derhal geri çekilmek gerektiğine inanıyordu. 26-27 Aralık gecesi Bergmann ve Yudenich ile Micingirt’de yeni bir durum değerlendirmesi yaptı. Bergmann da onunla aynı fikirdeydi. Fakat Yudenich durumu anlamıştı. Çok kötü şartlar altında savaşan Türk kuvvetlerinin birkaç gün içerisinde hiç savaşamayacak bir duruma geleceğini izah etti. Bu izahat üzerine Myshlayevski, Sarıkamış’taki durum açıklık kazanana kadar geri çekilmeyi ertelemeye ikna oldu. Bu tavrı ile Yudenich, belki de Rus ordusunu kurtarmış ve hatta savaşın kaderini belirlemiş oluyordu.

sarikamisharekatijpg-728x728Rus karargâhında bu tartışmalar olurken 10. Kolordu Sarıkamış’a ulaşmak üzere Allahuekber Dağı’nı geçmekle meşguldü. Yaklaşık olarak 20000 kişilik mevcutla başlayan bu tırmanış 19 saat sürdü. Oltu Müfrezesi’nin peşine takılarak hiç gerek yokken sarp dağlara doğru sürüklenen bu kolordu, Allahuekber Dağı’nda çok büyük bir zayiat verdi. Dağı aşarak, güney yamaçlarındaki Beyköy ve Başköy’e ulaşabilenlerin sayısı 3200 kişiden ibaretti. İçlerinden birçoğunun ayakları donduğundan %20’si iş göremez haldeydi. Geriye kalanlar soğuğa ve tipiye dayanamayıp genellikle donarak şehit olmuşlardı. Buna rağmen bu birlikler, 27 Aralık’ta Selim yakınlarına ulaşarak Sarıkamış-Kars demiryolunu tahrip ettiler. Sadece keşif kolları tarafından gerçekleştirilen bu harekât, aslında Ruslar için ciddi bir tehlike oluşturmuyordu.Fakat harekâtın başından beri büyük bir ümitsizlik içerisinde bulunan Myshlayevski, Sarıkamış Grubu’nun tutsak olacağına inanarak, Türkler tarafından kapatılmamış tek yol olan Karakurt-Kağızman üzerinden Tiflis’e kaçtı.Türklerin savaşı kazandığına emin olduğundan, Kafkasya hükümet merkezine durumun tehlikeli olduğunu bildirdi. Myshlayevski’nin cepheden getirdiği kötü haberler Kafkasya’da büyük bir paniğe yol açtı.

sarikamisharekati2_0401Ruslar açısından durum Myshlayevski’nin zannettiği kadar vahim değildi. 10. Kolordu’nun da Sarıkamış civarına intikal etmesiyle birlikte Enver Paşa’nın planı sadece teorik olarak gerçekleşmiş oluyordu. 28 Aralık günü Sarıkamış’ı kuşatan iki Türk kolordusunun toplam mevcudu, aç ve perişan halde bulunan 5000 kişiden ibaretti. Oysa aynı gün Sarıkamış’ta Rusların 15000 kişilik bir kuvveti, 34 adet topları ve birçok makineli tüfekleri vardı. Buna rağmen Türk kuvvetleri bir ara Sarıkamış’a girmeyi başardılar. Fakat şiddetli çarpışmalardan sonra geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu çarpışmalar sırasında Rusların uzun menzilli sahra topları Türklerin dağ toplarına karşı büyük bir üstünlük sağlamıştı. Bu topların ateşi karşısında ormanlar içerisine mevzilenmiş olan Türk birlikleri yerlerinden kıpırdayamaz hale gelmişlerdi.

4737205-640x360Myshlayevski’nin Tiflis’e gitmesinden sonra cephenin komutasını devralan General Yudenich, 1 Ocak 1915 tarihinde karşı taarruza geçerek Türk kuvvetlerini Bardız-Sarıkamış-Eşekmeydanı geçidi arasındaki üçgende çevirmek üzere bir kuşatma harekâtı başlattı.Türkler için durum ümitsizdi. Enver Paşa, 2 Ocak 1915 günü 9. ve 10. Kolorduları, Sol Cenah Ordusu adıyla birleştirerek generalliğe terfi eden Hafız Hakkı Paşa’nın emrine verdi. Bu ordunun toplam mevcudu 1500 kişi kadardı.Enver Paşa, artık yapacak bir şey kalmadığını görerek, 3 Ocak günü cepheyi terk edip Erzurum’a hareket etti.Ertesi gün Hafız Hakkı Paşa, 9. Kolordu karargahına gelerek elde kalan birliklere ricat emri verdi. Ancak ricat için de çok geç kalınmıştı. Bir gün önce kolorduyu kuşatan Rus birlikleri taarruza geçtiler. Hafız Hakkı Paşa atına atlayarak kurşun yağmuru altında güçlükle uzaklaşabildi. 9. Kolordu, saat 15 sıralarında düşmana teslim oldu. Esir edilenler’in miktarı 106 subay ve 80 erden ibaretti. Teslim edilen mühimmat miktarı ise işe yaramaz bir halde bulunan bir top, 3 makineli tüfek ve birkaç hayvandan ibaretti.9. ve 10. Kolordulardan arta kalanlar dağ yollarını takip ederek Bardız’ın doğusundaki Çermik köyü üzerinden Erzurum’a doğru çekildiler.

3112Böylece büyük ümitlerle başlayan Sarıkamış Harekâtı, tarihimizin en acı mağlubiyetlerinden biri olarak noktalandı.Bu harekât sırasında bütün güçlüklere rağmen hiçbir zaman bozgunluk ve yılgınlık belirtisi göstermeyen 3. Ordunun uğradığı kayıplar çok büyüktü. Hafız Hakkı Paşa’nın ricat emri verirken söylediği gibi; şereften başka her şey mahvolmuştu.En çok zayiatı kuşatma harekâtını yapan 9. ve 10. Kolordular vermişti. Bu kolorduların 55000 kişilik mevcudundan geriye sadece 3000 kişi kalmıştı. 35000 mevcutlu 11. Kolordudan geriye kalanların miktarı ise 15000 kişiydi. Buna göre toplam zayiat 75000 kişi kadardır. Hasta ve yaralı olarak saf dışı kalanlarla esir düşenler de bu rakama dahildir. Ruslar 1915 yılı baharında harekât bölgesinden 23000 şehit naaşı toplayarak defnetmişlerdi.Ancak naaşlarına ulaşılamayan ya da resmî kayıtlara geçmeyen şehitler de hesaba katıldığında can kaybının daha fazla olduğu söylenebilir.